Onlar padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı
Orhan Pamuk’un çıkış romanı olan “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabının ilk yüz sayfası kitabın ana karakteri olan Cevdet Bey’in kardeşi ile geçirdiği bir gününü anlatır. Cevdet Bey’in abisi Nusret; Prens Sabahattin hayranı ve Batı yanlısı bir ateisttir. Ağır hastadır ve ölmek üzeredir. Ölmeden önce kardeşine oğlunu emanet eder. O bir gün içerisinde kardeşi Cevdet’le birlikte ülke ve politika üzerine konuşurken, Jöntürkler hakkında bütün bir kitabın en önemli ama es geçilmiş cümlesini kurar; “Onlar padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı.”
Nusret’in kardeşine demek istediği özetle şudur; “Ülkeyi değiştirmek istediğini söyleyen Jöntürkler, aslında ülkenin bu zor durumda olmasına neden olan otorite aygıtına değil; o aygıtın başında sevmedikleri bir adamın olmasına karşılar. Bir punduna getirebilseler, o aygıta sahip olmayı herkesten çok istiyorlar.” Geçtiğimiz yüzyıla ondan önceki yüzyıldan miras kalan bütün ihtilal, devrim, inkılap hareketlerinde hep aynı sorun kendini gösterdi. Birilerini kurtarmak için iktidara gelenler; iktidara gelme süreçleri içerisinde çektikleri bütün işkenceleri iktidara geldiklerinde muhaliflerine uygulamaktan çekinmediler. Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi kitabında yazdığı gibi; “ihtilal sadece cellatların kim olduğunu değiştirdi.”
Read the rest of this entry »
Nazım Hikmet, memleketi nasıl terk etti?
İki adam, küçücük bir motoryatı üzerinde dingin denizin üzerinde gitmektedirler. Yüzlerinde hem geride bırakılanlar hem de önlerinde olanlardan doğan bir endişe vardır. Küçük tekne; Boğaz’dan çıkmak üzeredir.
Teknenin üzerindeki adamın aklında iki seçenek vardır; ya doğrudan Bulgaristan’a gitmek ya da Plehanov gemisini durdurup içeridekiler kendisini tanırsa o gemiyle birlikte Romanya’ya gitmektir.
Gemiyi durdururlar.
Gemi işçileri güverteye çıkıp bu küçük teknenin üzerindeki adamlara “kimsiniz” diye bağırır. İçlerinden biri cevap verir. “Ben.” der, “Nazım Hikmet!”
1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
“Ameriken emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet..”
Amerikan Başkanı Henry Truman 1947 yılında Amerikan parlamentosunda açıkladığı yeni dış siyaset modeliyle dünyada ciddi bir güç merkezi haline gelen ve diğer ülkelerde de kimi gruplar tarafından desteklenen Sovyetler Birliği’ne karşı tüm dünyada bir mücadele başlatıyordu. Daha sonra Marshall Planı ile daha da pekiştirilen Truman Doktrini; özellikle Avrupa’da; Sovyetler Birliği’nin çekim alanına girmesi muhtemel ülkelere geniş krediler vererek Amerika’nın yanına çekmeyi amaçlıyordu.
Read the rest of this entry »
"Eurabia korkusu: Müslümanlar Avrupa'yı istila mı ediyor?"
Avrupa 1930’lu yılların faşizmine geri mi dönüyor? Tüm kıtada açık biçimde göçmen düşmanlığı yapan aşırı sağcı partilerin kimi yerlerde iktidara geçerken kimi yerlerde yüksek bir oy patlaması yaşaması ve her yeni gün Avrupa’da yeni yeni ırkçı gösteri ve eylemler düzenlenmesi bu korkuyu haklı çıkarıyor.
Son olarak Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın yaptığı ve 23 bin 500 kişinin katıldığı araştırmaların sonuçları da göçmenlerin sağlık hizmetlerinden alışverişe, devlet kurumlarından trafik kontrollerine kadar her yerde bir ayrımcılığa uğradığını kanıtlıyor. Özellikle Afrika kökenli göçmenler bazen trafik kontrollerinde sırf deri renkleri nedeniyle çevrildiklerini iddia ediyorlar.
İngiliz yazar Johann Hari Avrupa’daki göçmen karşıtı grupların kullandığı söylemin zamanında Yahudilere karşı kurgulanan düşmanca söyleme benzediğini iddia ediyor.
İsviçre’de referanduma sunulan minare yapımı oylaması da Avrupalıların Müslümanlara karşı ciddi bir önyargı taşımakta olduğunu doğruluyor. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Almanya başbakanı Angelina Merkel’in Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine “Avrupa’nın bir Hristiyan medeniyeti olduğu için” karşı çıkması da dinsel kimliğin yarattığı öteki anlayışının dış politikaya kadar yansıdığının bir göstergesi.
Avrupa’daki göçmen karşıtlığı artık bir politik hareket olgunluğuna çoktan ulaştı. İnsanların bu hareketlere rağbet etmesinin nedenleri olarak göçmenlerin etnik ve dini farklılıklarıyla birlikte “sürekli suç işledikleri”, “düzenli vergi vermedikleri”, “çok hızlı çoğaldıkları”, “sosyal kasaları boşalttıkları”, “kadınları taciz ettikleri” ve “hoşgörüsüz oldukları” gibi gerekçeler de sıralandırılıyor. Read the rest of this entry »
Emin Çölaşan, Yunus Nadi'nin izinde
Emin Çölaşan; Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde İlker Başbuğ’a hitaben ikinci bir açık mektup yayımladı. İlk mektubunda rejime ve onun bekçisi olan orduya ne kadar güvendiğini “eski hainlerin esamisi okunmuyor.” Diyerek gösteren Çölaşan bu mektubunda bir hayli telaşa kapılmışa benziyor.
Neden?
Çölaşan’ı bu mektubu yazacak kadar çılgına çeviren olay son günlerde ülkenin gündemini meşgul eden Özel Harp Dairesi’nin kozmik odalarına varıncaya dek aranması. Çölaşan’a göre devletin en gizli bilgilerinin yer aldığı bu dairenin didik didik edilmesi rejime yönelik tehditlerin en uç noktaya vardığının bir göstergesi.
Çölaşan; durumdan vazife çıkararak Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a durumun vehametiyle ilgili bilgiler verdikten sonra üstü kapalı olarak göreve çağırıyor. Hatta açık biçimde “Peki siz, sizler ne yapıyorsunuz?” diyerek tahrik bile ediyor.
Tıpkı, bundan 79 sene önce Yunus Nadi’nin yaptığı gibi!
Tarih: 9 Eylül 1930.
Fethi Okyar; Atatürk’ün emriyle dış işlerindeki görevini bırakıp liberal demokrasi fikrine dayalı Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuştu. Parti; kurulduğu günden itibaren çok büyük bir teveccüh görmüştü. Üye sayısı daha ilk haftada on bini geçmişti. Katıldığı yerel seçimlerde yüksek sayılabilecek bir oy aldı. Üstelik; bu seçimlerde CHF’nin ve mülki idarenin seçimlere müdahele ettiği biliniyordu. Okyar, seçimlerin ardından meclis kürsüsünde bu konuyla ilgili bir çok önerge verdi ancak sonuç alamadı.
Read the rest of this entry »
Liberal gençler İstanbul'da buluştu
(Kronik Muhalif)
İsmini Hürriyet, Hukuk ve Hoşgörü kelimelerinin ilk harflerinden alan 3H Hareketi’nin düzenlediği “Liberal Gençlik Buluşması” 25-26 Aralık tarihinde Elite World Hotel’de düzenlendi.
Devletçilik, Alevi Sorunu, Kürt Meselesi ve Darbeleri konu alan iki günlük kongreye Attila Yayla, Sevan Nişanyan, Ayşe Hür, Alper Görmüş, Cafer Solgun gibi isimler katıldı.
Yayla: “Liberalizm anlam kaymasına uğradı”
Kongrenin ilk gününde konuşma yapan Prof. Dr. Atila Yayla Türkiye’de pek çok kavram gibi liberalizmin de anlam kaymasına uğradığını belirtti. Yayla, “parçalı liberal” olarak adlandırdığı bazı düşünsel grupların liberalizmin felsefi ve iktisadi yönlerinden kendi düşüncelerine göre bazı yönlerini benimseyip bazı yönlerini atarak liberalizm kavramına yeni bir anlam vermeye çalıştıklarını söyledi.
Acar: “ÖTV indirimleri bütçe açığını arttırdı.”
Kırıkkale Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Acar ise krizin oluşumunda ve krizden çıkışta devlet müdahelelerinin etkisi üzerine yaptığı konuşmada devletin krize yönelik attığı her adımın ileride halkın karşısına yüksek vergiler olarak çıkacağını belirtti. Acar; bu yılın bütçe açığının geçtiğimiz yıla oranla 7 kat artmasının nedeninin hükümetin uyguladığı ÖTV ve KDV indirimi olduğunu söyledi.
Bu açığı kapatmak için hükümetin yeni borçlanmalar ya da yeni vergilerden başka yolu olmadığını söyleyen Acar; her iki durumun da ileride tüketicileri zor durumda bırakacak yeni vergilere neden olacağını söyledi. Acar’a göre devletlerin kriz döneminde yaptığı müdahelelerden yalnızca müdahelenin ilk döneminde kar edenler kazanıyor.
Eser Karakaş: “ Cari açıklar korku verici.”
Mustafa Acar’dan sonra söz alan Star Gazetesi yazarı Eser Karakaş da cari açıklara dikkat çekti. Dünyadaki tüm piyasaların toplam maddi ağırlığının 50 trilyon dolar olduğunu söyleyen Karakaş bu yıl piyasaların 5-6 trilyon açık verdiğini ve İngilere, Amerika gibi ülkelerde bu açığın milli gelirin yüzde 10’unu aştığını söyledi.
Read the rest of this entry »
Neşeli Hayat
Bu yazıyı yazmak için biraz geciktim aslında. Bir vizyon filmiyle ilgili yazıyı ona gitmeden önce okur ve izleyenlerin fikrini alıp buna göre gitme ya da gitmeme kararı verirsiniz. Bu anlamda bu yazı pek işe yaramayacak.
Ancak, Yılmaz Erdoğan’ın “Neşeli Hayat” filmi samimiyetiyle ve yansıtmaya çalıştığı mahalle hayatını; o mahallenin değerlerini, inanç sistemini, hayata bakış açısını izleyene verebilmesiyle adından sürekli söz edilmesini hak eder.
Film çıktığında; Türkiye’nin en kalburüstü sinema yazarları tarafından fazlasıyla övülmüştü. Hatta Yılmaz Erdoğan’ın bugüne kadar yaptığı en iyi film olduğu da iddia edildi.
Film; Türk sinemasında sıkça işlenmiş bir mahalle hayatını; o mahalle içerisindeki bir insanın umut yolculuğunu anlatıyor. Ama bugüne kadar olduğu gibi ajitasyonla, abartılmış iyi-kötü çatışmasıyla ve “ezikliği yüceltmekle” yapmıyor bunu.
Galiba farkı da bu.
Fukara edebiyatı yapmakla fakir bir insanın umut yolculuğunu anlatmak arasındaki farkı iyi yansıtabilmesi Neşeli Hayat’ı farklı kılıyor. Read the rest of this entry »
Ahmet niye Türk?
Google’dan gelen ziyaretçilerin hangi anahtar kelimeleri yazarak geldiğini gösteren bir bölüm var wordpress sisteminde. Tek başına bir mizah kitabı konusu olabilir bu bölüm. Bloggerler iyi bilecektir.
Bazıları da doğrudan soru cümlesi yazarak gelir. Özellikle Ahmet Türk bir şekilde gündeme geldiğinde “Ahmet Türk’ün soy ismi neden Türk?” yazıp gelenlerin sayısı oldukça fazladır.
Dün de bir kaç kişi böyle yazarak/sorarak gelmiş.
İşin kötüsü, internet ortamının en banal geyiklerinden biridir Ahmet Türk’ün soy isminin neden Türk olduğu. Kimi akl-ı evveller de Ahmet Türk’e soyadını değiştirmesi için çağrı yapan gruplar kurar.
İnternette kimi sitelerde Ahmet Türk’ün babasının bu soy ismi kendi seçtiği yazıyor.
Hikaye.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra; özellikle Kürt bölgesinde yaşayan büyük ailelere asimilasyon politikasının bir parçası olarak Türk, Öztürk, Göktürk gibi soy isimler verildi.
Read the rest of this entry »
"Halkların nasırlı yumruğu" balyoz gibi patladı
(Kronik Muhabir, H.R.)
“Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patladı”
İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi Özgür Halk Partisi’nin Milano meydanında verdiği mitingde saldırıya uğradı. Mitingi bitirdikten sonra arabasına binmek için etrafında çok sayıda güvenlik görevlisiyle ilerleyen Berlusconi, 42 yaşındaki Massimo Tartaglia’nın elindeki şehrin simgesi olan haçı yüzüne vurmasıyla yaralandı.
Güvenlik görevlileri tarafından linç edilmekten kurtarılan Tartaglia’nın on yıldır psikolojik tedavi gördüğü söylendi. Burnu ve iki dişi kırılan Berlusconi kaldırıldığı hastaneden 20 gün iş göremez raporu aldı.
Berlusconi’yi nasıl biliriz?
Son olarak adı toplu seks skandallarına karışan Silvio Berlusconi; milliyetçi-muhafazakar ve sağ bir ideolojiyi temsil ediyor. 1994′de Forza Italia isimli hareketin lideri olarak siyasete giren ve Read the rest of this entry »
Peru, zencilerden özür diledi
(“Kronik Muhabir” bölümünde KRONİK MUHALİF’te yayınlanan haberlerimi ekleyeceğim bundan böyle. H.R. )
Peru, tarihinin utancıyla devlet başkanı düzeyinde yüzleşiyor. İlk olarak 28 Kasım’da resmi gazete aracılığıyla duyurulan özür; 8 Aralık’ta yapılan bir törende devlet başkanı tarafından tekrar dilendi. Başkent Lima’da yapılan törende konuşan Devlet Başkanı Alan Garcia “Sömürülen, ticari mal gibi muamele edilen ve hayvanlar gibi aşağılanan siyahlar bizi affetsin” dedi.
Garcia konuşmasında; siyahların halen bir çok konuda sıkıntı çektiğini belirtirken geçmişte yapılan ırkçı saldırılardan ulusu ve devleti adına utanç duyduğunu belirtti. Garcia, aynı zamanda siyah ırkın yüceltilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Read the rest of this entry »
Cevaben yazı
Kronik Muhalif Genel Yayın Yönetmeni Emre Dursun’un geçen haftaki “Hile-i Devlet’e Karşı, Sine-i Millet” başlıklı yazısına Can Irmak’ın verdiği cevaba yazdığım bir yorumla polemiğe dahil olmuş oldum. Emre ve Irmak’ın üzerinde anlaşamadığı husus AKP ve Kürt Açılımı’nın samimiyetiymiş gibi duruyor. Lafı uzatmadan özet haliyle kendi düşüncelerimi sunmaya çalışacağım;
Bana göre bu polemikte iki sorun var:
Yazıya yaptığım yorumda da belirttiğim gibi, yanlış tarafın samimiyetini tartışıyoruz. Bu açılımda samimiyeti esas tartışılması gereken DTP ve PKK’dır. PKK’nın silaha sarılma koşulları konusunda söyleyebilecek benim de birçok sözüm var. Ama; PKK’nın her türlü hal ve hareketini o koşulları düşünerek eleştirmeye -daha doğrusu asla eleştirmemeye- çalıştığımızda çok önemli noktaları kaçırıyoruz ve bu önemli noktalar yepyeni bir ulusçu, militarist, lider kültüne sokup çıkarılmış “egemeninin simetrisi” olma yolunda bir hareketi doğuruyor.
Bu bir paranoya mı? Geçtiğimiz dönemlerde düzenlenen Mezopatamya Forumu’nda Kürt anarşistler PKK’yı ve “yüce önderliği” protesto etmişlerdi. Yine, birkaç ay evvel kaybettiğimiz Abdülmelik Fırat da PKK tarafından hain ilan edilmişti. Biraz daha “feedback” yapalım; Baskın Oran seçimlerden sonra DTP grup toplantısına gelip “sizi Kürt milliyetçiliğine karşı da uyarmaya geldim” demişti.
Read the rest of this entry »