Onlar padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı

By admin - Last updated: Cumartesi, Nisan 3, 2010 - Save & Share - One Comment

Orhan Pamuk’un çıkış romanı olan “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabının ilk yüz sayfası kitabın ana karakteri olan Cevdet Bey’in kardeşi ile geçirdiği bir gününü anlatır. Cevdet Bey’in abisi Nusret; Prens Sabahattin hayranı ve Batı yanlısı bir ateisttir. Ağır hastadır ve ölmek üzeredir. Ölmeden önce kardeşine oğlunu emanet eder. O bir gün içerisinde kardeşi Cevdet’le birlikte ülke ve politika üzerine konuşurken, Jöntürkler hakkında bütün bir kitabın en önemli ama es geçilmiş cümlesini kurar; “Onlar padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı.”

Nusret’in kardeşine demek istediği özetle şudur; “Ülkeyi değiştirmek istediğini söyleyen Jöntürkler, aslında ülkenin bu zor durumda olmasına neden olan otorite aygıtına değil; o aygıtın başında sevmedikleri bir adamın olmasına karşılar. Bir punduna getirebilseler, o aygıta sahip olmayı herkesten çok istiyorlar.” Geçtiğimiz yüzyıla ondan önceki yüzyıldan miras kalan bütün ihtilal, devrim, inkılap hareketlerinde hep aynı sorun kendini gösterdi. Birilerini kurtarmak için iktidara gelenler; iktidara gelme süreçleri içerisinde çektikleri bütün işkenceleri iktidara geldiklerinde muhaliflerine uygulamaktan çekinmediler. Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi kitabında yazdığı gibi; “ihtilal sadece cellatların kim olduğunu değiştirdi.”

Bir ülkede soykırıma maruz kalanlar; kendi kurdukları ülkede başkalarına soykırım yapmaktan geri durmadılar. Çünkü zulmün, adaletsizliğin o otorite aygıtınının sınırsız ve hukuk tanımaz yapısından kaynaklandığını çözümlemek ve o aygıtın olmadığı bir yapı kurmak yerine; o sınırsız gücün yeni sahibi olmaya çalıştılar. Bütün mücadele; kendini ezen vesayeti yenip kendi vesayetini kurmak ve birilerini ezmek üzerine kuruluydu aslında. Geride bıraktığımız yüzyılın kanlı bilançosunun en önemli nedeni buydu belki de.

Bu satırları; kendilerini sivil toplum örgütü olarak tanımlayan bir kaç grubun Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın bu konuda yapılmış bütün bilimsel araştırmaları hiçe sayıp yalnızca kendi inançlarına dayalı olarak yaptığı “eşcinsellik bir hastalıktır, tedavi edilmesi gerekir” açıklamasına destek olarak yayımladıkları metni okurken yazıyorum. Metin bir hayli iddialı; eşcinselliğin insan neslini bitirmek isteyen dış lobiler tarafından üretilip desteklendiğini söylüyor. Erkeklerin ergenlik çağına girene kadar mutlaka bir erkek sevgilisi olması gerektiğini bir toplumsal kanun olarak kabul eden Eski Girit’in, erkek erkeğe evlilikleri düzenleyen kanunlar yapan Hititlerin, erkek sevgiliye şiirler yazan divan edebiyatı şairlerinin, yüz milletten erkeğin özelliğini yazan eşcinsel Enderunlu Fazıl’ın, “gerçek aşk eşcinsel aşktır” diyen Sokrat’ın, Lezbiyen kelimesine ismiyle ilham olan Lesbo’lu Soppha’nın, ölen erkek sevgilisinin ardından ağlayan Büyük İskender’in, sevgili Jonathan için ünlü David heykelini yapan Donatello’nun, divan şairi Nedimi’nin, başörtü özgürlüğü eylemlerine hep destek veren modacı Cemil İpekçi’nin ve haremlerde “oğlanlar” bulunduran sultanların bir takım dış mihraklar tarafından desteklendiğini düşünmek ve iddia etmek oldukça zor. Üstelik bu konulardaki en önemli otorite olan APA’nın eşcinselliğin toplumdaki bir azınlığın sevgiyi ifade etme biçimi olduğu, kesinlikle hastalık olmadığı ve onları tedavi etmeye yönelik girişimlerin psikolojik üniforma giymiş sosyal önyargıdan başka bir şey olmadığını söyleyen açıklamasına rağmen.

Ama mesele bu değil.

O metnin altından sırıtan “egemenlik özlemini” fark ediyor musunuz? Türkiye’de yıllardır başörtü özgürlüğü için yürüttükleri haklı mücadelelerinde sıkça kullandıkları demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi kavramların sıra kendi inançlarıyla çelişen uzantılarına geldiğinde nasıl birden saf değiştirdiklerini görüyor musunuz? Nasıl birden tıpkı o “Başörtülüler üniversiteye giremez, onlar aşağı insanlardır” diyenlerin zihniyetinin özüne benzediklerini fark ediyor musunuz? Demokratlık ve özgürlükçülük; en çok kendi düşüncelerine aykırı olan kişilerin haklarını savunmakla başlar. Demokrasinin başladığı bu noktada, bu kişilerin nasıl “bittiğini” görebiliyor musunuz?

Peki neden böyle oldu? Çünkü onlar, Nusret Bey’in deyimiyle, “padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı” . Tıpkı İsrail devleti gibi; kendilerine soykırım yapan Alman devletinin Nazi ideolojisinin birebir kopyası bir ideoloji olan Siyonizm üzerine devlet kurmaları gibi. Kendilerine yapılan hak ihlali ve zulmü yapabilmelerine salık veren sınırsız güce sahip ve hukuk tanımayan o aygıta değil; o aygıtın kendilerinin elinde olmamasına karşılar. Tek istedikleri, günün birinde o aygıtın tek sahibi olmak.

Türkiye’de laiklik; belirli bir güce sahip olan Kemalist ideolojinin; kendisine rakip gördüğü İslami güçleri sindirmek için gereken yasal meşruiyeti edinmek adına inşa edildi. Menderes döneminden başlayarak; Özal döneminde hız kazanan ve RTE döneminde zirveye ulaşan Anadolu’daki sermaye birikimi ve sınıfı da Kemalizmin yetiştirdiği bürokratik ve sosyo-ekonomik sınıfların karşısına bir rakip olarak dikildi. Bu düşmanlar, 1980 öncesi Komünizme karşı yaptıkları ittifak dışında, birbirleriyle sürekli ama sürekli savaştılar.

Artık savaşın sonundayız. Bu savaşın sonunda; kendilerini “müslüman demokrat” olarak adlandıran bu grupların; aslında padişahlığa değil; Abdülhamid’e karşı olduklarını açık biçimde görüyoruz. Özgürlük ve demokrasiyi vesayetin kendi ellerine geçmesi yolunda bir araç olarak gördükleri ayan beyan ortada artık.

Şimdi asıl soru şu; Türkiye’nin özgürlükçü demokratları ne yapacak? Vesayetin el değiştirmesine destek mi olacak; yoksa Abdülhamid’e değil; padişahlığa karşı olanlarla mı yürüyecek?

Posted in Düşünce • Tags: , , , , Top Of Page

One Response to “Onlar padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı”

Comment from cüneyt uzunlar
Time 03 Nisan 2010 at 19:32

bu fraksiyonların oluşumunda da geçerli… bu yeni kurulan politik tiyatrolar için de geçerli… bu birbirini sevip evlenerek vebabalarına karşı gelerek ya biraraya gelerek yepyeni güzel bir hayata başalayacağını hayal eden çiftler için de geçerli… bu belediye otobüsüne binmek için binbir türlü derde katlanan ve birkaç durak sonra binbir güçlükle otobüse binmeye çalışana engel olan iki duraklık yolcu için de geçerli…

Write a comment