<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Lektüel</title>
	<atom:link href="http://lektuel.net/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://lektuel.net</link>
	<description>Artık yeni şeyler söylemek lazım.</description>
	<lastBuildDate>Sat, 03 Apr 2010 17:06:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Onlar padişahlığa değil, Abdülhamid&#8217;e karşı</title>
		<link>http://lektuel.net/2010/04/03/onlar-padisahliga-degil-abdulhamide-karsi/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2010/04/03/onlar-padisahliga-degil-abdulhamide-karsi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 17:06:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[cevdet bey ve oğulları]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[orhan pamuk]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1516</guid>
		<description><![CDATA[Orhan Pamuk’un çıkış romanı olan “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabının ilk yüz sayfası kitabın ana karakteri olan Cevdet Bey’in kardeşi ile geçirdiği bir gününü anlatır. Cevdet Bey’in abisi Nusret; Prens Sabahattin hayranı ve Batı yanlısı bir ateisttir. Ağır hastadır ve ölmek üzeredir. Ölmeden önce kardeşine oğlunu emanet eder. O bir gün içerisinde kardeşi Cevdet’le birlikte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/nnird2xn.jpg"><img src="http://lektuel.net/wp-content/uploads/nnird2xn.jpg" alt="" title="nnird2xn" width="321" height="475" class="alignleft size-full wp-image-1517" /></a>Orhan Pamuk’un çıkış romanı olan “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabının ilk yüz sayfası kitabın ana karakteri olan Cevdet Bey’in kardeşi ile geçirdiği bir gününü anlatır. Cevdet Bey’in abisi Nusret; Prens Sabahattin hayranı ve Batı yanlısı bir ateisttir. Ağır hastadır ve ölmek üzeredir. Ölmeden önce kardeşine oğlunu emanet eder. O bir gün içerisinde kardeşi Cevdet’le birlikte ülke ve politika üzerine konuşurken,  Jöntürkler hakkında bütün bir kitabın en önemli ama es geçilmiş cümlesini kurar; “Onlar padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı.”</p>
<p>Nusret’in kardeşine demek istediği özetle şudur;  “Ülkeyi değiştirmek istediğini söyleyen Jöntürkler, aslında ülkenin bu zor durumda olmasına neden olan otorite aygıtına değil; o aygıtın başında sevmedikleri bir adamın olmasına karşılar.  Bir punduna getirebilseler, o aygıta sahip olmayı herkesten çok istiyorlar.”  Geçtiğimiz yüzyıla ondan önceki yüzyıldan miras kalan bütün ihtilal, devrim, inkılap hareketlerinde hep aynı sorun kendini gösterdi. Birilerini kurtarmak için iktidara gelenler; iktidara gelme süreçleri içerisinde çektikleri bütün işkenceleri iktidara geldiklerinde muhaliflerine uygulamaktan çekinmediler. Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi kitabında yazdığı gibi; “ihtilal sadece cellatların kim olduğunu değiştirdi.”<br />
 <span id="more-1516"></span><br />
Bir ülkede soykırıma maruz kalanlar; kendi kurdukları ülkede başkalarına soykırım yapmaktan geri durmadılar. Çünkü zulmün, adaletsizliğin o otorite aygıtınının sınırsız ve hukuk tanımaz yapısından kaynaklandığını çözümlemek ve o aygıtın olmadığı bir yapı kurmak yerine; o sınırsız gücün yeni sahibi olmaya çalıştılar. Bütün mücadele; kendini ezen vesayeti yenip kendi vesayetini kurmak ve birilerini ezmek üzerine kuruluydu aslında. Geride bıraktığımız yüzyılın kanlı bilançosunun en önemli nedeni buydu belki de.</p>
<p>Bu satırları; kendilerini sivil toplum örgütü olarak tanımlayan bir kaç grubun Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın bu konuda yapılmış bütün bilimsel araştırmaları hiçe sayıp yalnızca kendi inançlarına dayalı olarak yaptığı “eşcinsellik bir hastalıktır, tedavi edilmesi gerekir” açıklamasına destek olarak yayımladıkları metni okurken yazıyorum.  Metin bir hayli iddialı; eşcinselliğin insan neslini bitirmek isteyen dış lobiler tarafından üretilip desteklendiğini söylüyor. Erkeklerin ergenlik çağına girene kadar mutlaka bir erkek sevgilisi olması gerektiğini bir toplumsal kanun olarak kabul eden Eski Girit’in, erkek erkeğe evlilikleri düzenleyen kanunlar yapan Hititlerin, erkek sevgiliye şiirler yazan divan edebiyatı şairlerinin, yüz milletten erkeğin özelliğini yazan eşcinsel Enderunlu Fazıl’ın, “gerçek aşk eşcinsel aşktır” diyen Sokrat’ın, Lezbiyen kelimesine ismiyle ilham olan Lesbo’lu Soppha’nın, ölen erkek sevgilisinin ardından ağlayan Büyük İskender’in, sevgili Jonathan için ünlü David heykelini yapan Donatello’nun, divan şairi Nedimi’nin, başörtü özgürlüğü eylemlerine hep destek veren modacı Cemil İpekçi’nin ve haremlerde “oğlanlar” bulunduran sultanların bir takım dış mihraklar tarafından desteklendiğini düşünmek ve iddia etmek oldukça zor. Üstelik bu konulardaki en önemli otorite olan APA’nın eşcinselliğin toplumdaki bir azınlığın sevgiyi ifade etme biçimi olduğu, kesinlikle hastalık olmadığı ve onları tedavi etmeye yönelik girişimlerin psikolojik üniforma giymiş sosyal önyargıdan başka bir şey olmadığını söyleyen açıklamasına rağmen.</p>
<p>Ama mesele bu değil.</p>
<p>O metnin altından sırıtan “egemenlik özlemini” fark ediyor musunuz? Türkiye’de yıllardır başörtü özgürlüğü için yürüttükleri haklı mücadelelerinde  sıkça kullandıkları demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi kavramların sıra kendi inançlarıyla çelişen uzantılarına geldiğinde nasıl birden saf değiştirdiklerini görüyor musunuz? Nasıl birden tıpkı o “Başörtülüler üniversiteye giremez, onlar aşağı insanlardır” diyenlerin zihniyetinin özüne benzediklerini fark ediyor musunuz? Demokratlık ve özgürlükçülük; en çok kendi düşüncelerine aykırı olan kişilerin haklarını savunmakla başlar. Demokrasinin başladığı bu noktada, bu kişilerin nasıl “bittiğini” görebiliyor musunuz?</p>
<p>Peki neden böyle oldu? Çünkü onlar, Nusret Bey’in deyimiyle, “padişahlığa değil, Abdülhamid’e karşı” . Tıpkı İsrail devleti gibi; kendilerine soykırım yapan Alman devletinin  Nazi ideolojisinin birebir kopyası bir ideoloji olan Siyonizm üzerine devlet kurmaları gibi.  Kendilerine yapılan hak ihlali ve zulmü yapabilmelerine salık veren sınırsız güce sahip ve hukuk tanımayan o aygıta değil; o aygıtın kendilerinin elinde olmamasına karşılar. Tek istedikleri, günün birinde o aygıtın tek sahibi olmak.</p>
<p>Türkiye’de laiklik; belirli bir güce sahip olan Kemalist ideolojinin; kendisine rakip gördüğü İslami güçleri sindirmek için gereken yasal meşruiyeti edinmek adına inşa edildi. Menderes döneminden başlayarak; Özal döneminde hız kazanan ve RTE döneminde zirveye ulaşan Anadolu’daki sermaye birikimi ve sınıfı da Kemalizmin yetiştirdiği bürokratik ve sosyo-ekonomik sınıfların karşısına bir rakip olarak dikildi. Bu düşmanlar, 1980 öncesi Komünizme karşı yaptıkları ittifak dışında, birbirleriyle sürekli ama sürekli savaştılar.</p>
<p>Artık savaşın sonundayız. Bu savaşın sonunda; kendilerini “müslüman demokrat” olarak adlandıran bu grupların; aslında padişahlığa değil; Abdülhamid’e karşı olduklarını açık biçimde görüyoruz. Özgürlük ve demokrasiyi vesayetin kendi ellerine geçmesi yolunda bir araç olarak gördükleri ayan beyan ortada artık.</p>
<p>Şimdi asıl soru şu; Türkiye’nin özgürlükçü demokratları ne yapacak? Vesayetin el değiştirmesine destek mi olacak; yoksa Abdülhamid’e değil; padişahlığa karşı olanlarla mı yürüyecek?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2010/04/03/onlar-padisahliga-degil-abdulhamide-karsi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nazım Hikmet, memleketi nasıl terk etti?</title>
		<link>http://lektuel.net/2010/03/14/nazim-hikmet-memleketi-nasil-terk-etti/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2010/03/14/nazim-hikmet-memleketi-nasil-terk-etti/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Mar 2010 22:12:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[komünizm]]></category>
		<category><![CDATA[nazım hikmet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1510</guid>
		<description><![CDATA[İki adam, küçücük bir motoryatı üzerinde dingin denizin üzerinde gitmektedirler. Yüzlerinde hem geride bırakılanlar hem de önlerinde olanlardan doğan bir endişe vardır. Küçük tekne; Boğaz’dan çıkmak üzeredir. Teknenin üzerindeki adamın aklında iki seçenek vardır; ya doğrudan Bulgaristan’a gitmek ya da Plehanov gemisini durdurup içeridekiler kendisini tanırsa o gemiyle birlikte Romanya’ya gitmektir. Gemiyi durdururlar. Gemi işçileri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/nazim_hikmet.jpg"><img src="http://lektuel.net/wp-content/uploads/nazim_hikmet-218x300.jpg" alt="" title="nazim_hikmet" width="218" height="300" class="alignleft size-medium wp-image-1511" /></a>İki adam, küçücük bir motoryatı üzerinde dingin denizin üzerinde gitmektedirler. Yüzlerinde hem geride bırakılanlar hem de önlerinde olanlardan doğan bir endişe vardır. Küçük tekne; Boğaz’dan çıkmak üzeredir.</p>
<p>Teknenin üzerindeki adamın aklında iki seçenek vardır; ya doğrudan Bulgaristan’a gitmek ya da Plehanov gemisini durdurup içeridekiler kendisini tanırsa o gemiyle birlikte Romanya’ya gitmektir.</p>
<p>Gemiyi durdururlar.</p>
<p>Gemi işçileri güverteye çıkıp bu küçük teknenin üzerindeki adamlara “kimsiniz” diye bağırır. İçlerinden biri cevap verir. “Ben.” der, “Nazım Hikmet!”</p>
<p>1902’de doğdum</p>
<p>doğduğum şehre dönmedim bir daha</p>
<p>geriye dönmeyi sevmem</p>
<p>üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim</p>
<p>on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği</p>
<p>kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu</p>
<p>ve on dördümden beri şairlik ederim</p>
<p>“Ameriken emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet..”</p>
<p>Amerikan Başkanı Henry Truman 1947 yılında Amerikan parlamentosunda açıkladığı yeni dış siyaset modeliyle dünyada ciddi bir güç merkezi haline gelen ve diğer ülkelerde de kimi gruplar tarafından desteklenen Sovyetler Birliği’ne karşı tüm dünyada bir mücadele başlatıyordu. Daha sonra Marshall Planı ile daha da pekiştirilen Truman Doktrini; özellikle Avrupa’da; Sovyetler Birliği’nin çekim alanına girmesi muhtemel ülkelere geniş krediler vererek Amerika’nın yanına çekmeyi amaçlıyordu.<br />
<span id="more-1510"></span></p>
<p>Türkiye de 1947 yılında ve sonrasında hem Truman Doktrini’nden hem Marshall Planı’ndan çok ciddi yardım ve krediler aldı. Ancak, elbette ki bu kredileri Amerika karşılıksız vermiyordu. Verilen krediler karşılığında krediyi alan ülke dış politikada Amerika’ya yakın uluslar arası kuruluşlara girip bu kuruluşların anlaşmalarına imza atmak zorundaydı. Aynı zamanda krediyi alan ülke; ülke içindeki Amerikan karşıtı ve/veya Komünizm yanlısı kişi ve grupları takibata alıp tevkif edecekti.</p>
<p>Bu anlaşmalarla birlikte; Türkiye’de konumu ve durumları zaten haliyle zor olan Komünistler daha da zor duruma düşecekti. Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin arası; Türkiye’deki Komünistlerin tevkifi –örneğin Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı gibi komünistler; 1925’te İstiklal Mahkemesi’nce tutuklanmıştı, suçları Komünistlikti- ve Stalin’in Boğazlar için birkaç kez nota göndermesi ve Kars-Ardahan illlerini istemesi nedeniyle bir hayli bozuktu.</p>
<p>Nazım Hikmet için Türkiye-ABD yakınlaşmasının başladığı yıllardan öncesi de bir hayli zordu. Hikmet; Bolu’ya öğretmen olarak atandıktan sonra Batum üzerinden Moskova’ya gitmiş ve orada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim aldıktan sonra Türkiye’de dönerek Aydınlık dergisinde çalışmaya başlamıştı. Bu dergideki yazı ve şiirleri nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ve 15 yıl hapsi istenmişti. Bunun üzerine Sovyetler Birliği’ne geri dönen Hikmet; 1928 yılında çıkarılan afla birlikte “memlekete” geri döndü.</p>
<p>Geri döndüğünde Resimli Ay dergisinde ve İpekçi Film Stüdyo’sunda çalışmaya başlamıştı. Takma isimlerle çeşitli dergilerde yazı ve şiirler yazmaya devam ediyordu. Aynı zamanda Piraye ile evlenmiş ve Piraye’nin diğer evliliklerinden olan üç çocuğuna da babalık ediyordu.</p>
<p>Ancak 17 Ocak 1938 tarihinde hayatı yeniden değişti.</p>
<p>Bu tarihte Nazım Hikmet’in çalıştığı İpekçi Film Stüdyo’sunu basan polisler orada bulamadıkları Nazım Hikmet’i evinde yakalayıp gözaltına aldılar. Ne suç işlediğin bile bilmeyen Nazım Hikmet haksız yere uzun süre tutuklu kaldı.</p>
<p>Ardından, “Harp Okulu Komutanlığı Davası” olarak bilinen davada yargılandığını öğrendi. İddiaya göre Nazım Hikmet başlarında Ömer Deniz isimli bir subayın bulunduğu sosyalist bir cuntaya önderlik ediyordu. Bu cunta ise “darbe” yapacaktı!</p>
<p>İddianamenin dayanakları oldukça çürüktü: Ömer Deniz, Nazım Hikmet’in kendilerine önderlik etmediğini söylemişti. Üstelik; Ömer Deniz ve Nazım Hikmet sadece iki kez buluşmuş; üstelik bu buluşmalar da Ömer Deniz’in önceden haber vermediği ziyaretleriydi.</p>
<p>Nazım Hikmet her iki ziyaretinde de Ömer Deniz’den şüphelenmiş; hatta bu Ömer Deniz’in kendisini takip eden bir polis olduğunu düşünerek evinden kovmuştu.</p>
<p>Buna rağmen o davadan tam 15 yıl ceza aldı. Dava hukuki değil, siyasiydi.</p>
<p>Üstelik; bununla da kalınmadı.</p>
<p>Nazım Hikmet; bu cezadan sonra bir de yine hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Donanma Komutanlığı davasından 13 yıl ceza aldı. Suçu; donanma subaylarına kitap göndererek darbe yapmaya çalışmaktı. Aynı davadan Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Kerime Korcan da hüküm giymişti.</p>
<p>Nazım’ın cezası tam 28 yıldı.</p>
<p>Bu cezanın 12 yılını Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde geçirdi. Nazım cezaevindeyken 2 Mayıs 1950 tarihinde açlık grevine başlar. Günde sadece üç dört bardak su ve bolca sigara içerek “ölünceye ya da serbest kalıncaya kadar” bu grevi sürdüreceğini söyler. Aynı zamanda annesi ve diğer arkadaşları onun için bir kampanya başlatırlar.</p>
<p>Hukuksuzluk gayet açıktır; ancak düzeltilmesi 12 yılı bulur. Nazım Hikmet 1950 yılında çıkarılan bir afla serbest kalır.</p>
<p>Serbest kaldıktan sonra onun için daha da serüvenli bir dönem başlar.</p>
<p>Kaçış planı: “951&#8242;de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün”</p>
<p>Nazım Hikmet hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Dünya Barış Komitesi isimli bir örgütten telgraf alır. Hikmet; o sıralarda ciddi bir polis takibatındadır. Herhangi bir eylemde bulunmamasına rağmen evi kendi deyimiyle sabah 8 ile gece 12 arasında tam 45 polis tarafından sürekli olarak çevrili haldedir.</p>
<p>Dünya Barış Komitesi’nden gelen telgraf; Hikmet’i İngiltere’de yapılacak Dünya Barış Kongresi’ne davet ediyordu. Ancak; Hikmet’in pasaportu yoktu. Telgrafta; eğer İngiliz makamları vize vermezse bu konuyu Komite’nin halledebileceği de yazılıydı. Ancak vize ile birlikte pasaport da gerekliydi ve bunu verip vermemek Türk devletinin insiyatifindeydi.</p>
<p>Nazım Hikmet, pasaport alamayacağını gayet iyi biliyordu. Tam o sıralarda hükümete yakın dinci-milliyetçi gazetelerde Nazım Hikmet aleyhine bir karalama kampanyası başlamıştı. Argümanlar belliydi; Nazım Hikmet Rus ajanı olmakla suçlanıyordu. Daha da kötüsü zaten çoğu yasaklı olan ancak yine de gizli gizli okunan Nazım Hikmet şiirlerinin Ruslar tarafından basılıp dağıtıldığı söyleniyordu.</p>
<p>Dünya Barış Komitesi; Nazım Hikmet’e pasaport verilmemesi durumunda buna karşı sert bir kampanya başlatacağını duyurdu. Bir yazar heyeti; İngiltere’deki Türk elçiliğine kadar gitmişti. Nazım Hikmet komitenin bu çabalarına güvenerek pasaport için başvuru yaptı.</p>
<p>Ama onu yine bir sürpriz bekliyordu: Askerlik!</p>
<p>Nazım Hikmet askerlik şubesine çağırıldığında sağlık durumu nedeniyle askerlikten daha önce affedildiğini söylediyse de bu hiçbir işe yaramadı ve Hikmet ev hapsine alındı. Üstelik Nazım Hikmet’e gelen haberler; eğer askere giderse; orada vurulup “kaçarken onu vurduk” diye propaganda yapılacağını söylüyordu.</p>
<p>Artık Nazım Hikmet’in önünde iki seçenek vardı; ya bir yolunu bulup kaçacak ya da askere alınıp öldürülecek ve üstelik iftiraya uğrayacaktı.</p>
<p>Nazım Hikmet sıkı polis takibatında olduğu için kaçışını kendi örgütlemesi gerekiyordu. Bunun için gerekli olan parayı ise Dünya Barış Komitesi tarafından kendisine verilen ödülün bedeliyle elde edecekti. Hikmet, Komite’ye telgraf çekerek paranın bir kısmının o tarihlerde Paris’te bulunan Sabiha Zekeriya isimli yoldaşına verilmesini, diğer kısmının ise kendi adına İsviçre’de bir bankaya yatırılmasını söyledi. Sabiha Zekeriya isimli yoldaşının eşi Türkiye’ye geldiğinde bu parayı Nazım Hikmet’e verdi.</p>
<p>Nazım Hikmet’in Türkiye’den, daha doğrusu askere alınıp öldürülmekten kaçabilmesi için aklında üç plan vardı; Sovyet sınırına gidip oradan geçmek, kaçakçılarla Suriye’ye gitmek ya da İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılıp orada –Hikmet’in deyimiyle- “halk demokrasili ülkelerden birine, örneğin, Bulgaristan’a” ulaşabilmekti. Nazım Hikmet’in aklındaki bu üç plandan ilk ikisini uygulamak mümkün değildi. Sovyet sınırı çok uzaktaydı ve zaten takibat altındayken oraya kadar gidebilmesi mümkün değildi. Suriye’ye gitmesi de aynı nedenle zordu ve üstelik Suriye devletinin onu Türkiye’ye geri vermesi mümkündü.</p>
<p>Bu yüzden son planı uygulmaya koydular: tekne ile kaçmak.</p>
<p>Peki nasıl?</p>
<p>Nazım Hikmet’in tekne ile kaçma planında kendi deyimiyle “bana ve partiye bağlı” bir kişi dediği eniştesi Refik Erduran da yardım etmişti. Bugün Sabah Gazetesi yazarı olan Erduran o dönemde sadece 23 yaşındaydı.</p>
<p>Hikmet ve Erduran Boğaz’dan nasıl kaçılabileceğini araştırmaya koyuldular. İlk olarak akıllarına motor almak geldiyse de o dönem Boğaz’da kaçakçılık nedeniyle sık sık kontrol yapıldığından onunla kaçabilmeleri mümkün olmadı. Bu yüzden saatte 2530 mil sürat yapan bir sürat motoru almayı planladılar. Ancak onu da kullanabilmeleri için yaz mevsimini beklemeleri gerekiyordu.</p>
<p>Nazım Hikmet, Hikmet’in kız kardeşi ve Refik Erduran bütün Boğaz’ı gizlice inceleyerek nereden kolaylıkla kaçabileceklerini bulmaya çalıştılar. Alacakları sürat motoru sadece zenginler ve Amerikalılar tarafından kullanıldığı için polisin şüphesini uyandırmayacaktı. Yaz mevsiminde zenginlerin bu motorları kullandığı bir plajdan denize açılmayı planladılar. Böylece kaçabilmek çok kolay olacaktı.</p>
<p>Ancak yine bir sorun çıkmıştı.</p>
<p>Nazım Hikmet askeri şubeye çağrılmış ve af evrakı bulunmadığı için bir gün boyunca göz altında tutulmuştu. Serbest bırakıldıktan sonra askeri hastanede iki doktor tarafından muayene edilen Nazım Hikmet’e sağlam raporu verilmişti. Hikmet’in askere alınması –ve orada öldürülmesi- için hiçbir engel kalmamıştı.</p>
<p>Bütün planlar suya düşmüş gibi gözüküyordu.</p>
<p>Tam o sırada Nazım Hikmet muayene sonucunda çıkan sağlam raporunu protesto etti ve sağlık durumunun bir heyet tarafından incelenmesini istedi. Bu heyetin de ona sağlam raporu vereceğini biliyordu, ancak zaten asıl amacı zaman kazanmaktı.</p>
<p>Artık Hikmet’in hızlı hareket etmesi gerekiyordu.</p>
<p>17 Haziran günü Nazım Hikmet; ardındaki polis takibatını aşabilmek için sık sık taksi değiştirerek daha önceden kararlaştırdıkları plaja gitti. Plajda onu Refik Erduran ve Hikmet’in kız kardeşi bekliyordu. Erduran’la birlikte tekneye atladılar.</p>
<p>O gün, deniz ve talih Mavi Gözlü Dev’in yanındaydı. Oldukça dingin olan denizde kimseye fark ettirmeden kaçmayı başardılar. Denizde ilerlerken; karşılarına Plehanov isimli Romen bandıralı bir gemi çıktı.</p>
<p>Nazım Hikmet’in aklına gemiyi durdurup ismini söylemek ve eğer tanırlarsa o gemiyle Romanya’ya gitme fikri geldi. Eğer gemide onu kimse tanımazsa; Bulgaristan’a gideceklerdi.</p>
<p>Gemide birkaç işçi onu tanıdı. Plehanov gemisi bir yük gemisiydi, bu yüzden içinde yolcu yoktu. Geminin kaptanı bir telgraf trafiğinden sonra Nazım Hikmet’i gemiye almıştı. Erduran ise aynı motorla geri döndü.</p>
<p>Bir gün sonra Nazım Hikmet; artık Köstence’deydi. Burada önce polis tarafından sorgulandı, ardından Köstence’de Komünist Parti teşkilatından birkaç kişi tarafından il komitesine götürüldü. Bir gün kadar Lyuba Kişinyovskaya isimli bir kadına ait parti evinde kaldıktan sonra Bükreş’e gitti.</p>
<p>Nazım Hikmet için “memleket hasreti” işte böyle başladı. Hikmet, tüm bunları 22 Haziran 1921’de N. Puhlov isimli bir devlet görevlisine anlatmıştı. Rusya Sosyal ve Siyasal Tarih Arşivi’nde saklanan bu belgeler 2007 yılında Toplumsal Tarih dergisi tarafından yayımlandı.</p>
<p>İşte Nazım Hikmet; böyle bir siyasal ortamda Türkiye’den kaçtı. Nazım; bugün de bazı çevrelerce itham edildiği gibi o zaman da vatan hainliğiyle suçlanıyordu. İşte “vatan haini” isimli şiirini de o tepkilere karşı yazdı. Hikmet; Türkiye’den kaçtıktan sonra pek çok emperyalizm ve savaş karşıtı eylemde yer aldı. Nazım Hikmet; hem Türkiye’deyken hem de yurtdışındayken Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılmasıyla ilgili şiirler yazdı. “23 Cent’lik Asker”, “Teslim ol Ahmet” gibi şiirleri nedeniyle vatan hainliğiyle suçlandı.</p>
<p>“Mavi gözlü dev” gittiği ülkede Stalin’i eleştiren yazı ve şiirler de yazdı. Stalin’in ölümünden sonra yazdığı şiiri nedeniyle ona verilmesi planlanan Lenin Barış Ödülü Hikmet’e verilmedi.</p>
<p>Sonsöz yerine</p>
<p>Devletler; memleket sevgisini kendi politikalarıyla aynı tepside sunarak bu duyguyu ipotek altına aldıklarını düşünürler. Hükümetler böylece politikalarına geniş bir meşruiyet zemini bulurlar. Bu politikalara şu veya bu sebeple karşı gelenleri vatan haini olmakla suçlarlar.</p>
<p>Gerçek; er geç anlaşılır.</p>
<p>Binlerce askeri; dilini, dini ve belki de dünya haritasındaki yerini bile bilmediği bir ülkeye sırf kredi alabilmek, NATO’ya girebilmek için dünyanın bir ucuna sürenler Nazım’ı “hain” diye suçladılar.</p>
<p>Nazım ise derdini onlara değil; savaş sırasında radyolardan Ahmet’e anlattı;</p>
<p>Yedi deniz ardında kaldı Anadol<br />
Köy halkıyla beraber.<br />
Onlar bu yıl toprak istedi Ali bey çiftliğinden.<br />
Dövüşüldü candarmalarla.<br />
Dursun vuruldu,<br />
yaralandı koca anan,<br />
hapise düştü millet.</p>
<p>Kimi öldürmeğe gidiyorsun Ahmet?</p>
<p>…</p>
<p>Ve onların en ucuz ölüm aleti sendin, Ahmet,<br />
vebalı farelerinden de ucuz.<br />
Kore&#8217;de yağmur mu yağıyor?<br />
Dinecek.<br />
Ya defolup gideceksiniz,<br />
ya denize dökecekler sizi.<br />
Ne halt edeyim? deme Ahmet,<br />
teslim ol.</p>
<p>…</p>
<p>Yiğitliğin zerresi kaldıysa sende,<br />
teslim ol.<br />
Teslim ol ananın başı için,<br />
teslim ol Türk halkı adına,<br />
Ahmet, kardeşim,<br />
kardeşlerine teslim ol.</p>
<p>Nazım, memleketine kavuşamadan, 1963 yılında öldü.. Dünyanın her yerinden binlerce yoldaşının diline gömüldü..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2010/03/14/nazim-hikmet-memleketi-nasil-terk-etti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&quot;Eurabia korkusu: Müslümanlar Avrupa&#039;yı istila mı ediyor?&quot;</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/31/eurabia-korkusu-muslumanlar-avrupayi-istila-mi-ediyor/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/31/eurabia-korkusu-muslumanlar-avrupayi-istila-mi-ediyor/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2009 14:28:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[eurabia]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[islamofobya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1296</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa 1930’lu yılların faşizmine geri mi dönüyor? Tüm kıtada açık biçimde göçmen düşmanlığı yapan aşırı sağcı partilerin kimi yerlerde iktidara geçerken kimi yerlerde yüksek bir oy patlaması yaşaması ve her yeni gün Avrupa’da yeni yeni ırkçı gösteri ve eylemler düzenlenmesi bu korkuyu haklı çıkarıyor. Son olarak Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın yaptığı ve 23 bin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/2009/12/800px-Eurabia_Flag.svg_.png"></a></strong><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/eurabia.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1507" title="eurabia" src="http://lektuel.net/wp-content/uploads/eurabia-300x290.jpg" alt="" width="300" height="290" /></a>Avrupa 1930’lu yılların faşizmine geri mi dönüyor? Tüm kıtada açık biçimde göçmen düşmanlığı yapan aşırı sağcı partilerin kimi yerlerde iktidara geçerken kimi yerlerde yüksek bir oy patlaması yaşaması ve her yeni gün Avrupa’da yeni yeni ırkçı gösteri ve eylemler düzenlenmesi bu korkuyu haklı çıkarıyor.</p>
<p>Son olarak Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın yaptığı ve 23 bin 500 kişinin katıldığı araştırmaların sonuçları da göçmenlerin sağlık hizmetlerinden alışverişe, devlet kurumlarından trafik kontrollerine kadar her yerde bir ayrımcılığa uğradığını kanıtlıyor. Özellikle Afrika kökenli göçmenler bazen trafik kontrollerinde sırf deri renkleri nedeniyle çevrildiklerini iddia ediyorlar.</p>
<p>İngiliz yazar Johann Hari Avrupa’daki göçmen karşıtı grupların kullandığı söylemin zamanında Yahudilere karşı kurgulanan düşmanca söyleme benzediğini iddia ediyor.</p>
<p>İsviçre’de referanduma sunulan minare yapımı oylaması da Avrupalıların Müslümanlara karşı ciddi bir önyargı taşımakta olduğunu doğruluyor. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Almanya başbakanı Angelina Merkel’in Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine “Avrupa’nın bir Hristiyan medeniyeti olduğu için” karşı çıkması da dinsel kimliğin yarattığı öteki anlayışının dış politikaya kadar yansıdığının bir göstergesi.</p>
<p>Avrupa’daki göçmen karşıtlığı artık bir politik hareket olgunluğuna çoktan ulaştı. İnsanların bu hareketlere rağbet etmesinin nedenleri olarak göçmenlerin etnik ve dini farklılıklarıyla birlikte “sürekli suç işledikleri”, “düzenli vergi vermedikleri”, “çok hızlı çoğaldıkları”, “sosyal kasaları boşalttıkları”, “kadınları taciz ettikleri” ve “hoşgörüsüz oldukları” gibi gerekçeler de sıralandırılıyor.<span id="more-1377"></span></p>
<p><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/2009/12/eurabia.jpg"></a>Ancak bir başka gerekçe de tüm bunların altından sırıtıyor: Avrupa’ya göç eden göçmenlerin iş hayatındaki hakları devlet tarafından iyi korunulmadığı ve çoğu yerde devletin kaçak göçmenlere göz yumduğu için göçmenler yerli nüfusa oranla daha az ücretle çalışıyor. Bu durum; emekçinin ücretinden keserek daha çok kar etmek isteyen işverenler tarafından da fark edildiği için özellikel angarya işlerde göçmenler tercih ediliyor.</p>
<p>Belki de bu yüzden geçtiğimiz yüzyılın başından sonlarına kadar sermaye grupları tarafından pompalanan ve taşınan ırkçılık Avrupa’da artık orta sınıfın omuzlarında. Orta sınıf Avrupalılar; göçmenlerin ucuza çalışarak onların elinden işlerini çaldıklarını düşünüyorlar.</p>
<p><strong>“Eurabia Korkusu: Avrupa İslam yurdu olacak” </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Politik olgunluğa erişen göçmen karşıtı hareket kendini ideolojik bir taban da yaratıyor. Bernard Shaw’un Avrupa’nın ilerleyen yüzyıllarda göç nedeniyle İslamlaşacağını iddia ettiği sözüne dayanan gruplar “Stop Eurabia” adıyla internetin etkin biçimde kullanıldığı bir kampanya başlattılar.</p>
<p>“Stop Eurabia” hareketi adını Bat Ye’or isimli Musevi kökenli yazarın “Eurabia” isimli kitabından alıyor. Eurabia kelimesi; Avrupa’nın Müslüman göçü ve yüksek doğum oranları nedeniyle İslamlaşmasını ifade ediyor.</p>
<p>Hareket özellikle interneti çok etkin bir propaganda aracı olarak kullanıyor. Hazırladıkları mini belgesellerde Avrupa ülkelerinin demografik yapılarıyla ilgili bilgiler vererek kimi ülkelerin 50 yıl içerisinde yarısından fazlasının Müslüman olduğu ülkeler haline geleceğini söylüyorlar. Bazı akl-ı evvel Türkler de iyi bir şey söylendiğini zannederek sosyalleşme sitelerinde bu videoları paylaşıyorlar.</p>
<p>Avrupa’nın İslamlaşması; daha doğrusu Müslüman nüfusun Avrupa’da çoğalmasına olan tepki bu tarz belgesellerde öne sürülen ve doğru olduğu iddia edilen bilgilerle daha güçlendiriliyor.</p>
<p>Oysa gerek Bat Ye’or’un ortaya attığı “Avrupa İslam’a boyun eğiyor” tezi ve gerek diğer ırkçı grupların sürdürdüğü göç ve yüksek doğum oranlarıyla Müslüman nüfusun Avrupa’yı istila edeceği düşüncesi gerçeği yansıtmıyor.</p>
<p>Ancak bu gerçek olmayan ifadelere inananlar yalnızca ırkçı Avrupalılar değil. Avrupa’daki Müslüman nüfusun artıyor olmasının politik sonuçlarına en çok sevinen kişi Mısır lideri Muammer Kaddafi. Kaddafi; El Cezire televizyonuna yaptığı açıklamalarda Allah’ın Müslümanlara Avrupa’da kılıçsız, savaşsız bir zafer hazırladığını; Avrupa’daki 50 milyonluk Müslüman nüfusun yakın zamanda 100 milyon olacağını, Arnavutluk gibi yarısı Müslüman bir ülke ve Türkiye gibi nüfusunun tamamı Müslüman başka bir ülkenin Avrupa ile ilişkilerinin de bunun kanıtı olduğunu söylüyor.</p>
<p>Peki iddialar ne kadar gerçeği yansıtıyor? Müslümanlar Avrupa’yı göç yoluyla işgal mi ediyor? Avrupalılar ile Müslümanların nüfus artışı arasındaki fark ifade edildiği kadar büyük mü?</p>
<p>Dünyada ünlü The Economist dergisi, 22 Haziran 2006 tarihli sayısında Eurabia adlı kitabın ve hareketin iddialarını “Tales from Eurabia” (Eurabia’dan hikayeler) başlıklı yazıda eleştirdi. The Economist’e göre entegrasyen onu ilgilendiren herkes için çok zor bir iş olsa da Eurabia’nın yaptığı felaket tellallığından başka bir şey değil.</p>
<p>İslam ve Avrupa’daki Müslüman toplumlar ile ilgili yaptığı araştırmalarla tanınan Justin Vaisse ise Eurabia’nın Müslümanlarla ilgili tüm iddialarının bir mit olmaktan öteye geçemeyeceğini söylüyor. Vaisse’ye göre Müslüman nüfusu, Eurabia hareketinin iddia ettiği kadar hızda büyümüyor. Aynı zamanda Müslümanların monolitik ve yapışık bir grup olmadığını söyleyen Vaisse&#8217;ye göre; Müslümanların nüfuslarına rağmen yaşadığı Avrupa ülkelerinin dış ilişkilerinde çok az bir ağırlığa sahip.</p>
<p>Göçmen karşıtlığının önemli dayanaklarından biri olan göçmenlerin yerli nüfusun işsiz kalmasına neden olduğu miti de UNDP adına göçmenler üzerinde bir araştırma yapan Jeni Klugman tarafından çürütüldü. Krugman’ın araştırmalarına göre göçmenler geldiği ülkelere ekonomik anlamda aldığından daha fazlasını katıyor. Üstelik; göçmenler yerli nüfusu istihdam alanının dışına çıkarmıyor.</p>
<p>Stop Eurabia hareketinin internette yaydığı videoda geçen diğer bilgilerin de doğruluğu şüpheli. Örneğin videoda geçen Fransızların 1,8 doğum oranına sahipken Fransa’daki Müslümanlar için bu oranın 8,1 olduğu iddiası gerçeği yansıtmıyor. Çünkü Fransa Devleti dine ve etnisiteye dayalı istatistik tutmuyor.</p>
<p>Hollanda’da yeni doğan çocukların %50’sinin Müslümanların çocuğu olduğu iddiası da yanlış olmakla birlikte oldukça gülünç. Müslümanlar Hollanda’nın yalnızca %5,8’ini oluşturuyor. Doğan çocukların yarısının Müslüman olması için her Müslüman kadının Müslüman olmayan bir çocuğa karşı 14 ila 16 tane çocuk yapması gerekiyor.</p>
<p>Videoda verilen nüfus istatistikleri arasında neredeyse hiç doğru yok. Örneğin videoda Belçika’nın %25’inin Müslüman olduğu söylenirken bu rakam gerçekte %5 bile değil.</p>
<p><strong>“Müslümanlardan neden korkuyoruz?”</strong></p>
<p>Fransa’da yayımlanan haftalık Le Point dergisi “Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam” başlıklı dosyasında Avrupa’daki Müslümanları konu etti. Dergi; Avrupa’da Müslümanların sayısının artmasıyla suç oranı arasında bir parallelik olduğunu yazdı.</p>
<p>Dergi aynı zamanda Avrupa’daki Müslüman korkusunun Madrid’de yaşanan 11 Mart saldırıları ve Hollandalı yönetmen Theo Van Gogh’un öldürülmesinin payı olduğunu düşünüyor.</p>
<p>Sağcılığın ve köktenciliğin tüm dünyada ciddi biçimde yükseldiği ve pek çok araştırmacıya göre ait olunan dinsel ve etnik kimliğin çatışmalar yaratacağı bir çağa girildiği şu günlerde Avrupalıları yeni bir faşizm dönemi bekliyor olabilir.</p>
<p>1930’ların faşizminde kurbanlar Yahudiler ve Romanlar olmuştu. 2000’lerin kurbanı Müslümanlar mı olacak?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/31/eurabia-korkusu-muslumanlar-avrupayi-istila-mi-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Emin Çölaşan, Yunus Nadi&#039;nin izinde</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/29/emin-colasan-yunus-nadinin-izinde/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/29/emin-colasan-yunus-nadinin-izinde/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 20:45:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Popüler Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[emin çölaşan]]></category>
		<category><![CDATA[ilker başbuğ]]></category>
		<category><![CDATA[scf]]></category>
		<category><![CDATA[yunus nadi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1287</guid>
		<description><![CDATA[Emin Çölaşan; Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde İlker Başbuğ’a hitaben ikinci bir açık mektup yayımladı. İlk mektubunda rejime ve onun bekçisi olan orduya ne kadar güvendiğini “eski hainlerin esamisi okunmuyor.” Diyerek gösteren Çölaşan bu mektubunda bir hayli telaşa kapılmışa benziyor. Neden? Çölaşan’ı bu mektubu yazacak kadar çılgına çeviren olay son günlerde ülkenin gündemini meşgul eden Özel Harp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/2009/12/1185385015emin-colasan1.jpg"></a>Emin Çölaşan; Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde İlker Başbuğ’a hitaben ikinci bir açık mektup yayımladı. İlk mektubunda rejime ve onun bekçisi olan orduya ne kadar güvendiğini “eski hainlerin esamisi okunmuyor.” Diyerek gösteren Çölaşan bu mektubunda bir hayli telaşa kapılmışa benziyor.</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çölaşan’ı bu mektubu yazacak kadar çılgına çeviren olay son günlerde ülkenin gündemini meşgul eden Özel Harp Dairesi’nin kozmik odalarına varıncaya dek aranması. Çölaşan’a göre devletin en gizli bilgilerinin yer aldığı bu dairenin didik didik edilmesi rejime yönelik tehditlerin en uç noktaya vardığının bir göstergesi.</p>
<p>Çölaşan; durumdan vazife çıkararak Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a durumun vehametiyle ilgili bilgiler verdikten sonra üstü kapalı olarak göreve çağırıyor. Hatta açık biçimde “Peki siz, sizler ne yapıyorsunuz?” diyerek tahrik bile ediyor.</p>
<p><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/2009/12/YUNUSNADI.jpg"></a>Tıpkı, bundan 79 sene önce Yunus Nadi’nin yaptığı gibi!</p>
<p>Tarih: 9 Eylül 1930.</p>
<p>Fethi Okyar; Atatürk’ün emriyle dış işlerindeki görevini bırakıp liberal demokrasi fikrine dayalı Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuştu. Parti; kurulduğu günden itibaren çok büyük bir teveccüh görmüştü. Üye sayısı daha ilk haftada on bini geçmişti. Katıldığı yerel seçimlerde yüksek sayılabilecek bir oy aldı. Üstelik; bu seçimlerde CHF’nin ve mülki idarenin seçimlere müdahele ettiği biliniyordu. Okyar, seçimlerin ardından meclis kürsüsünde bu konuyla ilgili bir çok önerge verdi ancak sonuç alamadı.<br />
<span id="more-1376"></span><br />
Serbest Cumhuriyet Fırkası; tek parti yönetiminin baskıcılığından ve 29 buhranının kötü yönetilmesi yüzünden iyiden iyiye fakirleşen halkın desteğini arkasına almıştı. Partinin üyeleri arasında sonradan DP’yi kuracak olan Adnan Menderes de vardı.</p>
<p>4 Eylül 1930 tarihinde Fethi Okyar ve partinin ileri gelenleri miting düzenlemek için İzmir’e geldiklerinde coşkulu bir kalabalık tarafından karşılandılar. Tüm engellemelere ve kışkırtmalara rağmen 7 Eylül’de SCF, İzmir’de tam 50 bin kişinin toplandığı bir miting düzenlemeye başardı. Miting ve sonrası bir hayli olaylı geçti; önce bir yerel gazetede SCF aleyhine çok ağır eleştirilerle dolu bir yazı çıktı. Bunun üzerine göstericiler CHF binası ve Anadolu gazetesinin matbaası önünde eylemler yaptılar. Halkın üzerine açılan ateş sonucu ise 12 yaşında bir çocuk öldü.</p>
<p>SCF’nin bu mitingleri yurt çapında ciddi bir yankı uyandırmıştı. Bu noktada devreye Yunus Nadi girdi.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Tıpkı, 79 yıl sonra Emin Çölaşan’ın yapacağı gibi!</p>
<p>9 Eylül 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, başyazarı Yunus Nadi’nin reis-i Cumhur Mustafa Kemal’e hitaben yazdığı açık mektubu yayımlamıştı. Mektup, tıpkı Emin Çölaşan’ın İlker Başbuğ’a yazdığı mektup gibi “durumun vehametinden” bahsettikten sonra aynı Çölaşan’ın İlker Başbuğ’a sorduğu gibi şu soruyu soruyordu: “Reisicumhurun tavrı nedir?”</p>
<p>Yunus Nadi’ye göre rejim karşıtı faaliyetlerin doruğa ulaştığının en iyi kanıtı SCF’nin mitinglerinde CHF’nin binalarına saldırılmasıydı. Aynı zamanda SCF’nin üyeleri arasında eski düzeni savunanlar da mutlaka vardı. Ancak asıl mesele bundan farklıydı. Ahmet Ağaoğlu’nun Son Posta isimli gazetede de o tarihlerde de yazdığı üzere halkın üzerinde “kibar, elit, okumuş, saygılı insanların” CHF’yi; böyle olmayan baldırıçıplakların ise SCF’yi desteklediği yönünde bir intibah oluşturulmaya çalışılıyordu. Tıpkı bugünün göbeğini kaşıyan adam ve Beyaz Türk çatışmasına benzer bir görüntü o tarihlerde de çiziliyordu.</p>
<p>Yunus Nadi’nin mektubu cevapsız kalmadı. Bir gün sonra, 10 Eylül 1930 tarihinde Mustafa Kemal yine Cumhuriyet Gazetesi’nde mektubunda başlangıçta tarafsız olacağı vaadini vermiş olmasına rağmen Cumhuriyet Halk Fırkası’nın umumi reisi olduğunu söyledi. Mektubun devamındaki ifadeleri Fethi Okyar’a açıkça partiyi kapatmasını emrediyordu.</p>
<p>Nitekim öyle de oldu. Fethi Okyar; SCF’nin M. Kemal’in karşısına çıkmayacağını söyleyerek partisini fesh etti.</p>
<p>Yıllar sonra; Yunus Nadi’nin o açık mektubu Atatürk’ün emriyle yazdığı ortaya çıkacaktı! Yunus Nadi’nin Atatürk’e mektubuyla Emin Çölaşan’ın İlker Başbuğ’a mektubu arasındaki bu tarihsel ve fikirsel benzerlikler; mektubun yazılma nedenini de sorgulamayı akla getiriyor.</p>
<p>Acaba Çölaşan’a bu mektubu yazmayı kim emretti?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/29/emin-colasan-yunus-nadinin-izinde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal gençler İstanbul&#039;da buluştu</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/27/liberal-gencler-istanbulda-bulustu/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/27/liberal-gencler-istanbulda-bulustu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Dec 2009 21:34:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kronik Muhabir]]></category>
		<category><![CDATA[3h hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[alevi meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[alper görmüş]]></category>
		<category><![CDATA[attila yayla]]></category>
		<category><![CDATA[ayhan bilgen]]></category>
		<category><![CDATA[ayşe hür]]></category>
		<category><![CDATA[kürt meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sevan nişanyan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1280</guid>
		<description><![CDATA[(Kronik Muhalif) İsmini Hürriyet, Hukuk ve Hoşgörü kelimelerinin ilk harflerinden alan 3H Hareketi’nin düzenlediği “Liberal Gençlik Buluşması” 25-26 Aralık tarihinde Elite World Hotel’de düzenlendi. Devletçilik, Alevi Sorunu, Kürt Meselesi ve Darbeleri konu alan iki günlük kongreye Attila Yayla, Sevan Nişanyan, Ayşe Hür, Alper Görmüş, Cafer Solgun gibi isimler katıldı. Yayla: “Liberalizm anlam kaymasına uğradı” Kongrenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(Kronik Muhalif)</strong></p>
<p><a href="http://lektuel.net/wp-content/uploads/2009/12/17361_221300872780_582457780_3208967_6584243_n.jpg"></a>İsmini Hürriyet, Hukuk ve Hoşgörü kelimelerinin ilk harflerinden alan 3H Hareketi’nin düzenlediği “Liberal Gençlik Buluşması” 25-26 Aralık tarihinde Elite World Hotel’de düzenlendi.</p>
<p>Devletçilik, Alevi Sorunu, Kürt Meselesi ve Darbeleri konu alan iki günlük kongreye Attila Yayla, Sevan Nişanyan, Ayşe Hür, Alper Görmüş, Cafer Solgun gibi isimler katıldı.</p>
<p><strong>Yayla: “Liberalizm anlam kaymasına uğradı”</strong></p>
<p>Kongrenin ilk gününde konuşma yapan Prof. Dr. Atila Yayla Türkiye’de pek çok kavram gibi liberalizmin de anlam kaymasına uğradığını belirtti. Yayla, “parçalı liberal” olarak adlandırdığı bazı düşünsel grupların liberalizmin felsefi ve iktisadi yönlerinden kendi düşüncelerine göre bazı yönlerini benimseyip bazı yönlerini atarak liberalizm kavramına yeni bir anlam vermeye çalıştıklarını söyledi.</p>
<p><strong>Acar: “ÖTV indirimleri bütçe açığını arttırdı.”</strong></p>
<p>Kırıkkale Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Acar ise krizin oluşumunda ve krizden çıkışta devlet müdahelelerinin etkisi üzerine yaptığı konuşmada devletin krize yönelik attığı her adımın ileride halkın karşısına yüksek vergiler olarak çıkacağını belirtti. Acar; bu yılın bütçe açığının geçtiğimiz yıla oranla 7 kat artmasının nedeninin hükümetin uyguladığı ÖTV ve KDV indirimi olduğunu söyledi.</p>
<p>Bu açığı kapatmak için hükümetin yeni borçlanmalar ya da yeni vergilerden başka yolu olmadığını söyleyen Acar; her iki durumun da ileride tüketicileri zor durumda bırakacak yeni vergilere neden olacağını söyledi. Acar’a göre devletlerin kriz döneminde yaptığı müdahelelerden yalnızca müdahelenin ilk döneminde kar edenler kazanıyor.</p>
<p><strong>Eser Karakaş: “ Cari açıklar korku verici.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mustafa Acar’dan sonra söz alan Star Gazetesi yazarı Eser Karakaş da cari açıklara dikkat çekti. Dünyadaki tüm piyasaların toplam maddi ağırlığının 50 trilyon dolar olduğunu söyleyen Karakaş bu yıl piyasaların 5-6 trilyon açık verdiğini ve İngilere, Amerika gibi ülkelerde bu açığın milli gelirin yüzde 10’unu aştığını söyledi.<br />
<span id="more-1375"></span><br />
<strong>Ayşe Hür: “Kürt milliyetçiliği Osmanlıcılık içinde büyüdü.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kongrenin ikinci günü Taraf Gazetesi yazarı Ayşe Hür’ün Kürt Sorunu’nun tarihini masaya yatırdığı konuşmasıyla başladı. Ayşe Hür; Kürt milliyetçiliğinin başlangıçta yalnızca kültürel konularda sözü olan bir hareket olduğunu ve siyasal bir projeye sahip olmadığını söyledi.</p>
<p>Osmanlı’nın çözülme döneminde tüm halklar milliyetçiliklerini bağımsız yeni bir devlet üzerine kurarlarken Kürt milliyetçiliğinin Osmanlılık içerisinde kültürel hak mücadelesi olarak başladığını söyledi. Hür; Milli Mücadele döneminde Kürt milliyetçilerinin Büyük Ermenistan korkusu nedeniyle M. Kemal ile işbirliği yapmış olabileceğini söyledi. Hür’e göre Kürt Milliyetçileri Anadolu’dan giden Ermenilerin mallarını alan Kürtlerin Ermenilerin geri gelip bu malları geri almasına karşı M. Kemal’dan yana tavır aldı.</p>
<p>Ayşe Hür, Türk ve Kürt milliyetçileri arasındaki bu ittifakın hükümetin Şeyh Said’i kışkırtmasıyla ve Şeyh Said’in isyan etmesiyle bozulduğunu söyledi.  Hür’e göre Atatürk milli mücadele döneminde Kürtlere federatif yapı vaadi olarak sayılabilecek sözler verdi. Lozan görüşmelerinde sarf edilen “biz Türkler ve Kürtler adına buradayız.” Gibi sözler de Ayşe Hür’e göre bu durumun kanıtı.</p>
<p>Hür; Kürt hareketine ayrılıkçı ve şiddet yanlısı kimliğin devlet tarafından uygulanan yanlış politikaların bir sonucu olduğunu söyledi.</p>
<p><strong>Ayhan Bilgen: “Karayılan’ın ABD’deki banka hesabı inandırıcı değil.”</strong></p>
<p>Kürt Meselesi konusunda bir diğer konuşmacı ise Günlük Gazetesi yönetmeni Ayhan Bilgen’di. Açılım döneminde Günlük Gazetesi’nin iki kez bir aylık süreyle kapatılmış olmasının demokratik sürece darbe vurduğunu belirten Bilgen, gazete kapatmalarının son derece hukuksuz bir sürecin sonunda oluştuğunu söyledi. Bilgen; Türkiye’de gazetelerin kapatılırken dava bile açılmadığını ve savcının keyfi olarak karar verebildiğini söyledi.</p>
<p>PKK ile ilgili sürekli gündemde olan karanlık ilişkiler konusunda eleştirel tavrı doğru bulan Bilgen; son dönemde ABD tarafından uyuşturucu kaçakçılığı ile itham edilen Murat Karayılan ile ilgili iddiaların inandırıcı olmadığını söyledi.</p>
<p>Bilgen, Kürt Sorunu’nda ve Kürt örgütlerinin geldiği nokta konusunda daha fazla empatiye ihtiyaç olduğunu belirtti.</p>
<p><strong>“Zorunlu din dersleri istemiyoruz.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kongrenin Kürt Meselesi’nden sonraki konusu ise hükümetin Alevi Açılımı ile yeniden gündeme gelen Alevi Meselesi’ydi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği başkanı Fevzi Gümüş, Yüzleşme Derneği başkanı Cafer Solgun ve Din ve Hürriyet Araştırmaları Merkezi direktörü Bilal Sambur’un söz aldığı Alevi Meselesi başlığında ortak talep zorunlu din derslerinin kaldırılmasıydı.</p>
<p>Cafer Solgun zorunlu din dersleriyle birlikte Diyanet’in de kaldırılması gerektiğini söylerdi. Aynı zamanda Aleviler arasında Diyanet’in kaldırılması yerine Diyanet’te Aleviler için bir bölüm açılması gerektiğini düşünenlerin de bulunduğunu ekledi.</p>
<p><strong>Sevan Nişanyan: “Ergenekoncular zeki değil, düpedüz katil.”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kongrenin son konusu ise Darbe Meselesi’ydi. Taraf Gazetesi yazarları Alper Görmüş ve Sevan Nişanyan’la birlikte Today’s Zaman gazetesi yazarı Orhan Kemal Cengiz ve Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın  da konuşma yaptığı panelde darbe tehdidi tüm yönleriyle incelendi.</p>
<p>Mustafa Erdoğan; Türkiye’de darbenin suç olmasına rağmen darbeyi engelleyebilecek hukuki enstürmanların eksik olduğunu ve anayasanın tümden değişmesi gerektiğini söyledi.</p>
<p>Taraf Gazetesi yazarı ve etimolog Sevan Nişanyan ise Ergenekon Terör Örgütü’nü yöneten tayfanın çok zeki olmadığını ancak katilce hislere sahip olduğunu söyledi. Nişanyan yaptığı konuşmada darbeyi engellemekten daha önemli olan konunun toplum arasında darbenin meşru olarak görülmesini bitirmek olduğunu söyledi. Bunun yanısıra; cumhuriyet ideolojisinin darbeye açık bir yanı olduğunu ekleyen Nişanyan; ordunun kriminalleşmesini en ciddi tehdit olarak gördüğünü söyledi.</p>
<p>3H Hareketi’nin düzenlediği kongre katılımcıların tümünün katıldığı atölye çalışmasıyla sona erdi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/27/liberal-gencler-istanbulda-bulustu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Neşeli Hayat</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/24/neseli-hayat/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/24/neseli-hayat/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Dec 2009 13:30:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[Neşeli Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[yılmaz erdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1272</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıyı yazmak için biraz geciktim aslında. Bir vizyon filmiyle ilgili yazıyı ona gitmeden önce okur ve izleyenlerin fikrini alıp buna göre gitme ya da gitmeme kararı verirsiniz. Bu anlamda bu yazı pek işe yaramayacak. Ancak, Yılmaz Erdoğan&#8217;ın &#8220;Neşeli Hayat&#8221; filmi samimiyetiyle ve yansıtmaya çalıştığı mahalle hayatını; o mahallenin değerlerini, inanç sistemini, hayata bakış açısını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıyı yazmak için biraz geciktim aslında. Bir vizyon filmiyle ilgili yazıyı ona gitmeden önce okur ve izleyenlerin fikrini alıp buna göre gitme ya da gitmeme kararı verirsiniz. Bu anlamda bu yazı pek işe yaramayacak.</p>
<p>Ancak, Yılmaz Erdoğan&#8217;ın &#8220;Neşeli Hayat&#8221; filmi samimiyetiyle ve yansıtmaya çalıştığı mahalle hayatını; o mahallenin değerlerini, inanç sistemini, hayata bakış açısını izleyene verebilmesiyle adından sürekli söz edilmesini hak eder.</p>
<p>Film çıktığında; Türkiye&#8217;nin en kalburüstü sinema yazarları tarafından fazlasıyla övülmüştü. Hatta Yılmaz Erdoğan&#8217;ın bugüne kadar yaptığı en iyi film olduğu da iddia edildi.</p>
<p>Film; Türk sinemasında sıkça işlenmiş bir mahalle hayatını; o mahalle içerisindeki bir insanın umut yolculuğunu anlatıyor. Ama bugüne kadar olduğu gibi ajitasyonla, abartılmış iyi-kötü çatışmasıyla ve &#8220;ezikliği yüceltmekle&#8221; yapmıyor bunu.</p>
<p>Galiba farkı da bu.</p>
<p>Fukara edebiyatı yapmakla fakir bir insanın umut yolculuğunu anlatmak arasındaki farkı iyi yansıtabilmesi Neşeli Hayat&#8217;ı farklı kılıyor.<span id="more-1374"></span></p>
<p><img class="size-medium wp-image-1274 alignright" title="liveimages_guzelim_yilmaz-erdogan-neseli-hayat_01" src="http://lektuel.net/wp-content/uploads/2009/12/liveimages_guzelim_yilmaz-erdogan-neseli-hayat_01-222x300.jpg" alt="liveimages_guzelim_yilmaz-erdogan-neseli-hayat_01" width="222" height="300" />Anlatmaya çalıştığı mahallenin değerlerini iyi bilmesi de buna eklenebilir. Filmin sanat yönetmeni gerçekten iyi çalışmış. Bir sanat yönetmeninin filme neler katabileceği ilk bakışta anlaşılamayabilir. Şöyle anlatmaya çalışayım: filmde Yılmaz Erdoğan&#8217;ın canlandırdığı Rıza Şenyurt karakterinin üstündeki kıyafetlere dikkat edin. Aynı zamanda Rıza&#8217;nın evindeki eşya düzenini, duvarlarda asılı olan resimleri düşünün. Rıza&#8217;nın eşinin dikiş makinesini, odanın ortasındaki büyük sobayı, sobanın üzerindeki &#8220;gügümü&#8221;, onun üzerinde yemek pişirilmesini.. Ve tabii ki -Yılmaz Erdoğan&#8217;ın kendi yaptığı- o patlıcanlı patatesi. (Söylemesi ayıp, &#8220;bizim mahallede&#8221; yemekler her zaman çok iyidir. Bu kadınların &#8220;bizim mahallede&#8221; daha küçükken yemek yapmaya başlamasıyla alakalı bir durumdur. )</p>
<p>O mahallelere aşina biriyseniz şunu çok iyi anlarsınız ki karakterin üzerindeki giysiler ve evin düzeni kelimenin tam anlamıyla anlatmaya çalıştığı &#8220;mahalleyi&#8221; betimliyor. Bir yabancılık hissetmiyorsunuz. Bu yüzden filmi izlerken belki de yaşanmış bir hikayeyi dinliyormuş gibi hissediyorsunuz.</p>
<p>Tüm bu detaylar Neşeli Hayat&#8217;ı fukara edebiyatı yapan ajitasyon filmlerinden çok farklı kılıyor.</p>
<p>Neşeli Hayat bu kadar övülmesine rağmen ne yazık ki istenilen gişe başarısını elde edemedi. Yılmaz Erdoğan&#8217;ın söylediğine göre film gişede bir milyonu bulamayacak. Bu yalnızca Neşeli Hayat&#8217;a özgü bir durum değil. Her şeyden önce Anadolu gişesi geçtiğimiz yıllara göre oldukça düşük. Bunun nedeni elbette ki içinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz. Böyle dönemlerde herkes ilk önce lüks olarak gördüğü şeyleri keser.</p>
<p>Belki bir diğer nedeni de Neşeli Hayat&#8217;ın &#8220;vizyona&#8221; ağır gelmesi. Bir çok genç ergen afişte BKM oyuncuları ismini görünce bir komedi filmine gideceğini düşündü. Böyle olmayınca filmin gişesi düşük kaldı. Filmin önemli eksiklerinden biri de BKM oyuncularının kullanılması bence. En önemsiz figüran rollerinde bile BKM&#8217;den birileri kullanılmış. Bir filmde o kadar çok ünlü görmek her zaman iyi olmayabilir.</p>
<p>Uzun sözün kısası: şu son yıllarda seyrettiğim en sıcak filmlerden biriydi Neşeli Hayat.</p>
<p>Hala bir yerlerde vizyondaysa kaçırmayın.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/24/neseli-hayat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahmet niye Türk?</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/15/ahmet-niye-turk/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/15/ahmet-niye-turk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Dec 2009 15:49:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Popüler Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet türk]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet türk'ün soy adı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1268</guid>
		<description><![CDATA[Google&#8217;dan gelen ziyaretçilerin hangi anahtar kelimeleri yazarak geldiğini gösteren bir bölüm var wordpress sisteminde. Tek başına bir mizah kitabı konusu olabilir bu bölüm. Bloggerler iyi bilecektir. Bazıları da doğrudan soru cümlesi yazarak gelir. Özellikle Ahmet Türk bir şekilde gündeme geldiğinde &#8220;Ahmet Türk&#8217;ün soy ismi neden Türk?&#8221; yazıp gelenlerin sayısı oldukça fazladır. Dün de bir kaç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Google&#8217;dan gelen ziyaretçilerin hangi anahtar kelimeleri yazarak geldiğini gösteren bir bölüm var wordpress sisteminde. Tek başına bir mizah kitabı konusu olabilir bu bölüm. Bloggerler iyi bilecektir.</p>
<p>Bazıları da doğrudan soru cümlesi yazarak gelir. Özellikle Ahmet Türk bir şekilde gündeme geldiğinde <strong>&#8220;Ahmet Türk&#8217;ün soy ismi neden Türk?&#8221; </strong>yazıp gelenlerin sayısı oldukça fazladır.</p>
<p>Dün de bir kaç kişi böyle yazarak/sorarak gelmiş.</p>
<p>İşin kötüsü, internet ortamının en banal geyiklerinden biridir Ahmet Türk&#8217;ün soy isminin neden Türk olduğu. Kimi akl-ı evveller de Ahmet Türk&#8217;e soyadını değiştirmesi için çağrı yapan gruplar kurar.</p>
<p>İnternette kimi sitelerde Ahmet Türk&#8217;ün babasının bu soy ismi <strong>kendi seçtiği</strong> yazıyor.</p>
<p><strong>Hikaye.</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra; özellikle Kürt bölgesinde yaşayan büyük ailelere asimilasyon politikasının bir parçası olarak <strong>Türk, Öztürk, Göktürk</strong> gibi soy isimler verildi.<br />
<span id="more-1373"></span><br />
Ahmet Türk&#8217;ün babası Hacı Sinan&#8217;ın Abdülhamit&#8217;in kurduğu <em>-ve Ermeni katliamında büyük rol oynayan-</em> Hamidiye Alayları&#8217;na bağlı bir Kürt komutan olduğu da söyleniyor bazı yerlerde.</p>
<p>O da hikaye.</p>
<p>Hamidiye Alayları&#8217;nda komutan olan Ahmet Türk&#8217;ün babası Hacı Sinan değil, Hacı Sinan&#8217;ın kayınpederi Hüseyin Kanco&#8217;dur.</p>
<p>Ayrıca, yalnızca Kürtlere değil, başka büyük etnik gruplara ve hatta Balkanlardan göç ederek gelen Boşnak, Makedon göçmenlere de aynı politika uygulandı.</p>
<p>Hatta Kemalist rejim bir dönem; çocuklara hangi isimler verilebileceği ile ilgili bir liste hazırlayarak bu liste dışında isim koyulmasını dahi yasaklamaya planladı. Uygulamaya soktu mu, bilmiyorum.</p>
<p>Ayrıca insanlara soyadı seçerken tarihi isimleri alma yasağı da kondu. 1934 tarihli kanunun üçüncü maddesinde aşiret ve yabancı ırk isimlerinin soyisim olarak alınması yasaklandı.</p>
<p>İşte Ahmet Türk&#8217;ün soy isminin hikayesi bu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/15/ahmet-niye-turk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&quot;Halkların nasırlı yumruğu&quot; balyoz gibi patladı</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/14/halklarin-nasirli-yumrugu-balyoz-gibi-patladi/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/14/halklarin-nasirli-yumrugu-balyoz-gibi-patladi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 17:32:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kronik Muhabir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/2009/12/14/halklarin-nasirli-yumrugu-balyoz-gibi-patladi/</guid>
		<description><![CDATA[(Kronik Muhabir, H.R.) &#8220;Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patladı&#8221; İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi Özgür Halk Partisi&#8217;nin Milano meydanında verdiği mitingde saldırıya uğradı. Mitingi bitirdikten sonra arabasına binmek için etrafında çok sayıda güvenlik görevlisiyle ilerleyen Berlusconi, 42 yaşındaki Massimo Tartaglia&#8217;nın elindeki şehrin simgesi olan haçı yüzüne vurmasıyla yaralandı. Güvenlik görevlileri tarafından linç edilmekten kurtarılan Tartaglia&#8217;nın on [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>(Kronik Muhabir, H.R.)</strong></em></p>
<p>&#8220;Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patladı&#8221;</p>
<p>İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi Özgür Halk Partisi&#8217;nin Milano meydanında verdiği mitingde saldırıya uğradı. Mitingi bitirdikten sonra arabasına binmek için etrafında çok sayıda güvenlik görevlisiyle ilerleyen Berlusconi, 42 yaşındaki Massimo Tartaglia&#8217;nın elindeki şehrin simgesi olan haçı yüzüne vurmasıyla yaralandı.</p>
<p>Güvenlik görevlileri tarafından linç edilmekten kurtarılan Tartaglia&#8217;nın on yıldır psikolojik tedavi gördüğü söylendi. Burnu ve iki dişi kırılan Berlusconi kaldırıldığı hastaneden 20 gün iş göremez raporu aldı.</p>
<p>Berlusconi&#8217;yi nasıl biliriz?</p>
<p>Son olarak adı toplu seks skandallarına karışan Silvio Berlusconi; milliyetçi-muhafazakar ve sağ bir ideolojiyi temsil ediyor. 1994&#8242;de Forza Italia isimli hareketin lideri olarak siyasete giren ve <span id="more-1372"></span>bu dönemlerde kısa bir süre başbakanlık yapan Berlusconi 2001 yılından 2006 yılına kadar İtalya&#8217;yı yönetti.</p>
<p>2006 yılının Mayıs ayında Roman Prodi&#8217;nin başkanlık ettiği sol ağırlıklı koalisyona karşı küçük farkla yenilerek ayrıldığı koltuğuna bir kaç yıl sonra sol koalisyonun çökmesiyle yeniden kovuştu. Oyların %47&#8242;sini alıp merkez solu dokuz puanla geride bırakarak yeniden başbakan olduğu bu seçimlere kendi partisi Forza Italia ile birleşen ırkçı Ulusal İttifak Partisi ve bir başka ırkçı parti Kuzey Ligi&#8217;nin birleşmesiyle kurulan Özgür Halk Partisi&#8217;nin (Partito della Liberta) bayrağı altında katıldı.</p>
<p>&#8220;Batı uygarlığı İslam uygarlığından üstündür&#8221;</p>
<p>Berlusconi, ülkenin başbakanı olmakla birlikte Forbes dergisine göre dünyanın en zengin 24. adamı. 12 milyar dolar tutarında servete sahip olduğu düşünülen Berlusconi aynı zamanda ülkesinin en büyük medya patronu. İtalya&#8217;nın en büyük üç televizyon kanalı, en büyük gazetesi ve en büyük yayınevinin sahibi olan Berlusconi, aynı zamanda ülkesinin en tanınan futbol takımlarından Milan&#8217;ın da sahibi.</p>
<p>Silvio Berlusconi, 2001 yılında yaptığı konuşmasında Batı uygarlığının terörizmle mücadele ederken İslam uygarlığına göre daha üstün olduğunun bilincinde olup kendisine güvenmesi gerektiğini söylemesi Avrupa dahil pek çok yerde tepkiyle karşılanmış ancak Berlusconi söylediklerinden geri adım atmamıştı.</p>
<p>Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile de yakın ilişkileri olan Berlusconi, Erdoğan&#8217;ın oğlunun düğününde şahitlik bile yapmıştı. Berlusconi seçim çalışmalarında kendini İsa&#8217;ya benzetmesi ve &#8220;sadece Napolyon benim kadar çalıştı.&#8221;, &#8220;Ülkemize yatırım yapın çünkü çok güzel sekreterlerimiz var.&#8221; gibi sözleriyle de biliniyor.</p>
<p>Berlusconi; bugüne kadar pek çok kez zimmetine para geçirme, yolsuzluk yapma gibi suçlardan yargılanmış ancak ya beraat etmiş ya da verilen karar bir üst mahkeme tarafından bozulmuştu.</p>
<p>Tripod&#8217;dan haç&#8217;a</p>
<p>İtalya Başbakanı Berlusconi&#8217;nin uğradığı bu saldırı &#8220;siyasi kariyerinde&#8221; ilk değil. 2005 yılında da Berlusconi bir inşaat işçisinin kendisine tripod ile saldırmasıyla hafif yaralanmıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/14/halklarin-nasirli-yumrugu-balyoz-gibi-patladi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peru, zencilerden özür diledi</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/14/peru-zencilerden-ozur-diledi/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/14/peru-zencilerden-ozur-diledi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 16:39:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kronik Muhabir]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[kronik muhalif]]></category>
		<category><![CDATA[peru]]></category>
		<category><![CDATA[zenciler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1260</guid>
		<description><![CDATA[(&#8220;Kronik Muhabir&#8221; bölümünde KRONİK MUHALİF&#8217;te yayınlanan haberlerimi ekleyeceğim bundan böyle. H.R. ) Haber linki. Peru, tarihinin utancıyla devlet başkanı düzeyinde yüzleşiyor. İlk olarak 28 Kasım&#8217;da resmi gazete aracılığıyla duyurulan özür; 8 Aralık&#8217;ta yapılan bir törende devlet başkanı tarafından tekrar dilendi. Başkent Lima&#8217;da yapılan törende konuşan Devlet Başkanı Alan Garcia &#8220;Sömürülen, ticari mal gibi muamele edilen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>(&#8220;Kronik Muhabir&#8221; bölümünde KRONİK MUHALİF&#8217;te yayınlanan haberlerimi ekleyeceğim bundan böyle. H.R. )</strong></em></p>
<p><a href="http://www.kronikmuhalif.com/default.asp?m_id=3&amp;c_id=5984&amp;title=Peru,%20Zencilerden%20Özür%20Diledi">Haber linki.</a></p>
<p>Peru, tarihinin utancıyla devlet başkanı düzeyinde yüzleşiyor. İlk olarak 28 Kasım&#8217;da resmi gazete aracılığıyla duyurulan özür; 8 Aralık&#8217;ta yapılan bir törende devlet başkanı tarafından tekrar dilendi. Başkent Lima&#8217;da yapılan törende konuşan Devlet Başkanı Alan Garcia &#8220;Sömürülen, ticari mal gibi muamele edilen ve hayvanlar gibi aşağılanan siyahlar bizi affetsin&#8221; dedi.</p>
<p>Garcia konuşmasında; siyahların halen bir çok konuda sıkıntı çektiğini belirtirken geçmişte yapılan ırkçı saldırılardan ulusu ve devleti adına utanç duyduğunu belirtti. Garcia, aynı zamanda siyah ırkın yüceltilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.<br />
<span id="more-1371"></span><br />
Perunun dünü, bugünü</p>
<p>Bir Güney Amerika ülkesi olan Peru&#8217;daki ilk yerleşimler bundan tam 22 bin yıl öncesine dayandığı tahmin ediliyor. Uzun bir dönem boyunca pre-İnka ve İnka uygarlıklarına sahne olan Peru; Güney Amerika ve dünyanın bir çok başka ülkesi gibi 16. yüzyılda İspanyol ve Portekizli denizcilerin sömürge saldırılarına uğrar. Ülkede, 1532 yılından 1821 yılına kadar İspanyol yönetimi ve sömürüsü altında kalır.</p>
<p>1821 yılında ise Jose de San Martine ve Simon Bolivar gibi askerlerin öncülüğünde bağımsızlığına kavuşur. Bugün Peru&#8217;nun devlet başkanı düzeyinde özür dilediği zencilerin ataları da Peru&#8217;yu işgal eden İspanyollar tarafından ülkeye getirilmiş ve ucuz iş gücü olarak sömürülmüştü. Ülkede kölelik 1854 yılında kaldırılmış olmasına rağmen zencilere yönelik ırkçı saldırı ve tutumlar bugün bile sürüyor.</p>
<p>Peru bugün APRA (&#8220;Alianza Popular Revolucionaria Americana&#8221;) adındaki pan-Latinist parti tarafından yönetiliyor. Türkçesi Amerikan Halk Devrimi Birliği olan APRA&#8217;nın hedefi bütün Latin halklarını tek bir bayrak altında toplamak. Parti, 1924 yılında Victor Raul Haya de la Torre tarafından Mexico City&#8217;de kurulmuştur.</p>
<p>Ülkenin başındaki Alan Garcia, APRA&#8217;nın devlet başkanı olmuş ilk ismi. Garcia&#8217;nın önemli icraatlarından biri 2006 yılında Amerika ile serbest ticaret anlaşması imzalamış olması.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/14/peru-zencilerden-ozur-diledi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cevaben yazı</title>
		<link>http://lektuel.net/2009/12/12/cevaben-yazi/</link>
		<comments>http://lektuel.net/2009/12/12/cevaben-yazi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Dec 2009 00:43:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Lektel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[dtp]]></category>
		<category><![CDATA[kürt açılımı]]></category>
		<category><![CDATA[pkk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lektuel.net/?p=1257</guid>
		<description><![CDATA[Kronik Muhalif Genel Yayın Yönetmeni Emre Dursun’un geçen haftaki “Hile-i Devlet’e Karşı, Sine-i Millet” başlıklı yazısına Can Irmak’ın verdiği cevaba yazdığım bir yorumla polemiğe dahil olmuş oldum. Emre ve Irmak’ın üzerinde anlaşamadığı husus AKP ve Kürt Açılımı’nın samimiyetiymiş gibi duruyor. Lafı uzatmadan özet haliyle kendi düşüncelerimi sunmaya çalışacağım; Bana göre bu polemikte iki sorun var: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://lektuel.net/wp-content/uploads/2009/12/gfd.jpg" alt="gfd" title="gfd" width="200" height="100" class="alignleft size-full wp-image-1258" />Kronik Muhalif Genel Yayın Yönetmeni Emre Dursun’un geçen haftaki “Hile-i Devlet’e Karşı, Sine-i Millet” başlıklı yazısına Can Irmak’ın verdiği cevaba yazdığım bir yorumla polemiğe dahil olmuş oldum. Emre ve Irmak’ın üzerinde anlaşamadığı husus AKP ve Kürt Açılımı’nın samimiyetiymiş gibi duruyor. Lafı uzatmadan özet haliyle kendi düşüncelerimi sunmaya çalışacağım;</p>
<p>Bana göre bu polemikte iki sorun var:</p>
<p>Yazıya yaptığım yorumda da belirttiğim gibi, yanlış tarafın samimiyetini tartışıyoruz. Bu açılımda samimiyeti esas tartışılması gereken DTP ve PKK’dır. PKK’nın silaha sarılma koşulları konusunda söyleyebilecek benim de birçok sözüm var. Ama; PKK’nın her türlü hal ve hareketini o koşulları düşünerek eleştirmeye -daha doğrusu asla eleştirmemeye- çalıştığımızda çok önemli noktaları kaçırıyoruz ve bu önemli noktalar yepyeni bir ulusçu, militarist, lider kültüne sokup çıkarılmış “egemeninin simetrisi” olma yolunda bir hareketi doğuruyor.</p>
<p>Bu bir paranoya mı? Geçtiğimiz dönemlerde düzenlenen Mezopatamya Forumu’nda Kürt anarşistler PKK’yı ve “yüce önderliği” protesto etmişlerdi. Yine, birkaç ay evvel kaybettiğimiz Abdülmelik Fırat da PKK tarafından hain ilan edilmişti. Biraz daha “feedback” yapalım; Baskın Oran seçimlerden sonra DTP grup toplantısına gelip “sizi Kürt milliyetçiliğine karşı da uyarmaya geldim” demişti.<br />
<span id="more-1370"></span></p>
<p>Tüm bunlar bize bir şeyler söylemiyor mu?</p>
<p>“Nasname, Özgür Bireyler Topluluğu” isimli özgür Kürt grubunun da PKK ve DTP ikilisini nasıl eleştirdiğini kendi siteleri üzerinden okumanızı tavsiye ederim. Nasname’nin eleştirileri benim bu konudaki görüşüme oldukça yakın. Çünkü; o topluluk da birey tabanında düşünüyor.</p>
<p>Bakınız, o topluluğun yazarlarından Cevdet Akbay “Apo’sunun DTP’si” başlıklı yazısında ne diyor:</p>
<p>“Malumdur, karanlık mihraklar, kendileri gibi karanlık ortama, dumanlı havaya ve bulanık suya muhtaçtırlar; kargaşa, terör ve kaostan beslenirler. Demokratik sistemden, şeffaf yönetimden hazetmezler. DTP’yi kapatarak Kürdleri sokaklara dökmek, Kürdlerin içine serpiştirilecek provokatörlerle (Diyarbakır ve Tokat’ta göreve başladılar bile) ülkeyi kaosa sürüklemek, kaostan yararlanarak ipleri tekrar ele geçirmeye çalışıyorlar.</p>
<p>APO da onların hesabına çalıştığı için, kaos oluşturma işleri hiç de zor olmayacak (ipi tekrar ele geçirmeleri ise imkansız artık). DTP, halkı sokaklara dökerek APO’nun patronu “Derin devlet”e hizmete hızlı başladı. Derin devlet ne zaman kargaşa yaratmaya niyetlense, APO hemen devreye giriyor. Şimdiye kadar PKK’sini devreye sokan APO, şimdi DTP’yi devreye soktu.”</p>
<p>Acaba Cevdet Akbay’ın bu düşüncelerini de “toyluğuna” verebilir miyiz?</p>
<p>PKK’nın kendini Kürt halkının yerine koyduğu ve onun tek temsilcisi olarak kendini gördüğü net biçimde ortada. PKK’nın kendi kurumsal çıkarlarını Kürt halkının ulusal çıkarları olarak değerlendirip buna göre politika ürettiği de aynı şekilde ortada.</p>
<p>Ancak sorun galiba yalnızca PKK’nın parti-cemaat-lider kültünün eylem biçimine yaptığı olumsuz etki değil. Sorun, bir kurum olarak PKK’nın esasında kime hizmet ettiği.</p>
<p>İşte bu tartışma çok su kaldırır. Yakalandığı gün “hizmet etmeye hazırım” diyen, bugün Ergenekon’dan kodeste olan Küçük Yalçın, Doğu Perinçek gibi kişilerle el ele, kol kola resimleri olan birinden bahsediyoruz. Bugüne kadar ne zaman devlet katında çözüme yönelik bir şeyler yapılmaya çalışsa, ne zaman Türkiye’de milliyetçi-militarist düşünce ivme kaybetse yeni ve vahşi bir eylemle ortaya çıkan bir örgütten söz ediyoruz. Dağlıca gibi bir katliamın ardından burada insanları nasıl öldürdüğü ile ilgili türkü yazan, parti olarak katıldıkları kadın mitinginde “kadını yaratan Öcalan” diyerek lider kültünü beyninin yerine koyduğunu gösteren adamlardan söz ediyoruz.</p>
<p>Özetlersek PKK ve DTP ikilisini -elbette ki DTP’nin “güvercin” kanadını tenzih ederek- iki yönüyle eleştiriyorum:</p>
<p>1- Kurumsal olarak bir takım “derin” gruplarla yaptıkları işbirlikleri,</p>
<p>2- Düşünsel olarak içine düştükleri çorak ideolojik ortam.</p>
<p>Sizi bilmem ama; PKK’nın şu hali buram buram Kemalizm, buram buram ulusalcılık kokuyor! Ve kusura bakmayın; Lenin’in ileri sürdüğü ezilenlerin milliyetçiliğinin iyi olduğu saçmalığına gülerken ben ağzımı bile kullanmıyorum. Milliyetçiliğin her türlüsü beladır.</p>
<p>Bu konudaki görüşümü en iyi özetleyen cümleyi de bugün medhar-ı iftiharımız Taraf gazetesi manşetine taşımış bulunuyor: PKK iki halkın da düşmanı!</p>
<p>Bir düşünün; niye acaba?</p>
<p>Gelelim işin AKP ile ilgili kısmına.</p>
<p>AKP’yi sevmiyorum. Gerek sürekli pompaladıkları yeni-Osmanlıcılık masalı, gerek kadrolaşmaları, gerek malum bir cemaati ülkenin her yerine örümcek ağı gibi örmesi, gerek uyguladığı ekonomik politikaların emekçi kesimlere darbe vurması&#8230; üç sayfalık nedenler yazabilirim.</p>
<p>Ama!</p>
<p>Irmak’ın tespit ettiği çok önemli bir nokta var: AKP bir düzen partisidir. AKP; devlete ve devletin besleyip büyüttüğü sermayedar sınıfa karşı yeni Anadolu burjuvazisini ve Türkiye’nin küresel sermayeye entegrasyonunu temsil eden partidir. Yapmakta olduğu Kürt Açılımı’nın AKP Türkiye’sine Ortadoğu’da biçilen yeni rolün bir gereği olduğu da gayet açıktır. İşte bu durum bizi söz konusu polemiğe itirazlarımdan ikincisine götürüyor.</p>
<p>Affınıza sığınarak söylüyorum, “kıllısını aramak.”</p>
<p>Dünya, bizim hayallerimize göre dönmüyor. Dünya, ülkeler arasındaki çıkar ilişkilerine göre dönüyor ve her zaman da bu böyle gidecek. Çetin Altan’ın da ifade ettiği gibi; barış karlıysa barış oluyor, savaş karlıysa savaş oluyor. AKP’nin Ermeni, Kürt, Alevi açılımları barışın karlı olduğu bu yeni dönemin birer parçası.</p>
<p>Hayko Bağdat’ın Marksizm Festivali’nde ifade ettiği düşüncelere katılmamak mümkün değil. Ama Bağdat’ın ifade ettiği türden bir barışın “devlet politikası” olarak yapılması mümkün mü? Aynı zamanda; acaba hangisi daha iyidir; halkları düşman olan ve sınırları birbirine kapalı iki ülke mi, yoksa halkları birbirine düşman olan, sınırları birbirine açık iki ülke mi?</p>
<p>Beraberinde şunu da sormak lazım; bu açılımlar beraberinde devletin nefret pompasından elini çekmesini getirirse, ki getiriyor; barışın daha iyi ifade edilip savunulabileceği bir ortama girilmez mi? İki ülke arasında kurulan ticaret ağlarının yalnızca parayla sınırlı kalacağını mı düşünüyoruz? Asla öyle olmayacak.</p>
<p>Kürt Açılımı’nı da bu bağlamda düşünmek gerekiyor. On yıl evveline kadar yok sayılan bir dil ile bugün 24 saat yayın yapan bir kanal var. Kanalla ilgili binlerce eksik şey söyleyebilirsiniz, ama, bugün öyle bir kanalın var olmasının ileriye doğru bir adım olduğunu reddebilir misiniz?</p>
<p>On yıl evvel adının orjinalini bile söylemek mümkün olmayan Dersim ile ilgili geçtiğimiz haftalarda dönen tartışmaları hepiniz izlediniz. Bu açılımın bir sonucuydu. Bugün; devletin seksen bin kişiyi öldürerek adını değiştirdiği Dersim’e ismi de itibarı da iade ediliyor. Bunu önemsiz sayabilir misiniz?</p>
<p>Tüm bunların hepsi; “Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyet’inde” yaşanıyor. Yüzbinlerce kişinin kafatasını ölçüp ırkının özelliklerini çıkaran, bununla da yetinmeyip Mimar Sinan’ın bile mezarını açıp kafatasını ölçen ve Türk olduğunu öğrenince o kafatasını müzeye kaldıran, tarih kitaplarında tüm dünyanın atasının kendileri olduğunu iddia eden, Kürtlerin kart-kurt sesi çıkaran Türkler olduğunu söyleyerek milliyetçileri bile güldüren bir devlette.</p>
<p>İşte bu yüzden diyorum: bir “şey” bulduk, lütfen kıllısını aramayalım.</p>
<p>Demokrasi ile ilgili ne yapılırsa yapılsın yetersizdir. Hep yapılması gereken bir şeyler vardır. Ama bu durum yapılmakta olana sırt çevirmeyi getirmemelidir. Böyle olduğunda; ne kadar aksini söylerseniz söyleyin, TKP’lilerle ve hatta CHP’lilerle aynı düzleme düşersiniz.</p>
<p>“İyi şeyler” olacak, buna inanalım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lektuel.net/2009/12/12/cevaben-yazi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
